Bismillah...
Geçmiş zamanlardan şimdilere doğru bir kişiyi alıp getirme imkânımız olsaydı ruh hali, düşünce ve ilk gözlemleri acaba ne olurdu? Evet, yazıya hızlı bir giriş yaptığımızın farkındayız. Ancak her zaman olmasa da bazı işler hız ister. Bazı zamanlar lafı dolandırmadan, seri bir şekilde muhataba aktarmalı ki etkisi yerinde olsun.
Soruya dönecek olursak, muhtemelen sorudan sonra akıllara ilk olarak teknolojik gelişimler, tıbbın gelişmesi, araçların değişmesi ve artması, giyim kuşamlardaki farklılıklar, konuşma şekilleri vs. gelecektir. Hakikaten de çocukluk yıllarımızdan şu ana kadar olan süreçte bile nice farklılıklar gözlemliyoruz. 20 yıl öncesine bile dönüp baktığımız zaman ne denli pozitif veya negatif değişimlere şahit oluyor ve şaşkınlığını yaşıyoruz. Hâl böyle olunca elbette ki geçmiş yıllardan geldiğini varsaydığımız insanın şaşkınlığı normal kalıyor.
Peki, şaşırılması gereken durumlar sadece geçmişte olmayıp şimdi olan yenilikler mi? Oysaki geçmiş zamanlarda olup da bugüne taşınamayan öyle çok unsur var ki... Takdir edersiniz ki birçok değerimizi geçmişte bıraktık: Saygı, kardeşlik, muhabbet, samimiyet, sadakat, vefa... Üzerine düşündüğümüz zaman, şimdinin gençleri adına üzüntü duyuyoruz. Zira ecdadı onlara, yukarıda saydığımız ve daha fazlasını bünyesinde barındıran bir miras bırakmasına rağmen, o mirastan nasibini alamayıp yakın tarihlerde yaşamış olan ataları tarafından mirasları çöp haline getirildi.
Güzel bir kampanya yapmıştık bir zamanlar. Sloganı: ‘Bana miras olarak çöp bırakma!’ idi. Çöp, sadece elle tutulup gözle görünen, kokusu burun direklerini sızlatan ve doğal kaynakların kökünü kurutan maddeler değildir. O çöpün de oluşmasına sebep olan en önemli kirlilik ne yazık ki toplumsal huzuru, birlik olmayı ne yaşadığı zamandaki insanlara ne de gelecek kuşaklara olumlu düşünce ve bakış açısı bırakamayan zihniyetler ve bunların tezahürüdür.
Durum böyle olunca ‘nasıl olsa bir kere birinin attığı çöpün kokusu tüm mahalleyi sardı’ deyip o kokuyla yaşamaya devam etmek aklı başında insana yakışmaz. Mahalle sakini olarak her bireyin önce kendinin sonra ailesinin sonuç olarak da mahallede oturan herkesin bu eziyetten kurtulması için çaba göstermesi gerekir. Elbette çöplüğe razı olanlar, çöpten rahatsız olmadığını belirtenler, aslında kokunun kötü olmadığını ifade eden ve bunu canla başla savunanlar olacaktır. Onlara rağmen ‘temizlik imandandır’ düsturuyla kıymetini bilse de bilmese de iyiliği, hayrı ve güzelliği her bireye taşımaya çalışmak en erdemli olandır.
Tam da bu noktada ‘Bir gençlik!’ geliyor akıllara. Öyle bir gençlik ki Üstadın tanımlamasıyla “Kim var! " diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "Ben varım! " cevabını verici, her ferdi "Benim olmadığım yerde kimse yoktur! " duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...”
Diyordu ya Malcolm X: “Tüm uyuyanları uyandırmaya tek bir uyanık yeter”. Herkesin uyuduğu sırada ayakta olan bir gençlikten ümitliyiz. Nitekim ümmet şuurunun ve hayata yansımalarının, peygamberler ve İslam tarihinde gençlerin omuzlarında yükseldiğini görüyoruz. İbrahim (Aleyhisselam) tek başına ümmet olan bir gençti. Mücadelesi yalnız Hakk içindi. Yahya (Aleyhisselam), İsa (Aleyhisselam), Meryem (Aleyhesselam), Davud (Aleyhisselam) yakın geçmişte Hz. Mus’ab, Hz. Cafer, Hz. Aişe, Hz. Hamza (radiyallahu anhüm)ve isimlerini artırabileceğimiz nice peygamber ve salih zatlar Allah’ın himayesinde ve omuzlarında ümmet şuurunun taşındığı gençlerdir.
Gençlere bir tevhid dersi niteliğindeki Ashab-ı Kehf kıssasında gençler, hayatlarıyla hem ümmet olma şuurunu hem de gençliğin verdiği enerji ve heyecanı hangi yöne kanalize etmek gerektiğini en bariz şekilde anlatıyor. Gençlik dönemlerinde her gencin içinde görünmez aktif yanardağların olduğu herkesçe aşikardır. Bu doğal ve fıtrattan gelen özelliği bastırmak kişiye zulüm olur. Öyleyse doğru yönlendirmeyle bu enerji negatifse pozitife çevrilebilir. Böylece hem doğada eşine az rastlanan bu potansiyel değerlenmiş olur hem de toplumun ıslahı sağlanarak yukarıda bahsettiğimiz o manevi ve ahlaki çöplerden kurtulmuş olunur.
Ashab-ı Kehf, hayatlarının toplamına matematiksel olarak baktığımızda kısacık bir süre uyanık kaldılar. Kısacık bir süre halkın arasına karışıp inandıkları doğruları deklare ettiler. Nuh (Aleyhisselam) ise halkının arasında peygamber olarak vazife yaptığı dokuz yüz elli yılda tek başına mücadele verdi. Elbette bu, belki de Onun için bir sınavdı ve çok az sayıda kişi dışında kimse iman etmedi. Onun bu yalnızlık mücadelesinin bir mesajı da devamında gelen herkesedir: Hangi davada ne inanç üzere çalışıyorsan çalış ümmet, birlik, topluluk olarak işini yap. Ne kadar olursan ol, yalnız başına yaptığın, ümmet şuuruyla yapmadığın her işte yine yalnız kalacaksın. Uzunca mesailer de harcasan aldığın yol kısacık sürede topluluk olarak çalışanlarınki kadar verimli olmayacak.
Bazen Nuh (Aleyhisselam) gibi çabalar insan, fakat elinde olmayan nedenler onu yalnızlık imtihanına sürükler. Ama bazen de Ashab-ı Kehf gibi uhuvvet, samimiyet, bilinçle ümmet olmanın en verimli çabasını sarf eder de kısacık hayatında dinlerin numune gösterdiği bir duruma evrilir. Vesselam...