Şehid ve şahid, bir elmanın iki yarısı gibi ayrılmaz bir bütünlük arz ederler.
Şehid, davası uğruna bedel öder; şahid ise şehadet hedefine kadar, şehidin davasını tebliğ eder ve yaşar. Şehidin uğruna bedel ödediği davasını tüm insanlığa anlatır. Böylelikle insanlık, şahidin tebliğ ve şehadeti ile bu kutsal mücadelenin felsefesini öğrenir.
Dökülen kutlu kanlar, kutlu bir çile ve davet ile buluşur; tohum olup çorak topraklarda hayat iksiri olur. Çoraklaşan vicdanlar, yürekler, zihinler ve vicdanlar hayat bulur.
Şehadetin gerçek anlamda hayatı ve benlikleri kuşatması ancak şahitlik ile olur.
İmam Hüseyin ve yarenleri Kerbela'da şehid oldu. Hz Zeynep ise şahit...
İmam Hüseyin'in kıyamının hakkı ile anlaşılması, Hz. Zeynep'in şahitliği ile olmuştur.
Hz. Hüseyin'in kıyamı ve şehadeti nasıl ki çok değerli ise Hz. Zeynep'in şahitliği de aynen öyle kıymetlidir.
Hz. Zeynebin çağları aşan şahidliği olmasaydı;
İmam Hüseyin'in çağları aşan kıyamı anlaşılmazdı. Bu kıyam bir şehadet ve direniş mektebine dönüşmezdi. Belki de tarihin akışı içinde unutulurdu, zamana yenik düşerdi. Veya bu kıyam manipüle edilir; hem o asırdaki hem de daha sonraki asırlardaki insanlar tarafından doğru anlaşılmayabilirdi.
Gazze'de İslam Ümmeti'nin serdengeçtileri ve yiğit fedaileri, bu ümmetin Gazze cephesini ve insanlık onurunu ayakta tutma adına savaşmaktadır. Bedenlerini ve en aziz varlıklarını şehadete yatırmaktadır. Yerin üstünde İslam ümmeti özgür olsun, Aziz ve Celil olan Allah'ın dini üstün olsun diye, insanlık onuru ayakta kalsın diye yerin altını şehidler ile doldurdular.
Gazze'de şehid olan bu azizlerin naaşları bir araya toplansa; dağlar, tepeler oluşur. Fırat, Dicle gibi kanları aktı.
Yüz binlerce çocuk yetim kaldı on binlerce çocuk bizatihi şehid oldu.
İşte burada geride kalanlara büyük bir vazife düşmektedir.
Bu dava evrensellik kazanmalı ve bu mücadele tüm insanlığa anlatılmalıdır.
Bu kanların niçin aktığı tüm nesillere anlatılmalıdır. Bu aziz dava için ayağa kalkıp direnişi kuşanmak gerekir. Vazife; büyük, görkemli ve ağırdır.
Bu yükü omuzlamaya hazır olmak lazımdır. Şehidler ile ahdimizi tazelemeli, bu kutlu yola baş koymalıyız. Zulme ve zalime karşı öfkemizi büyütmeliyiz. Öfkemizi bir tufana çevirip zalimlerin üzerine göndermeliyiz. Öfkemiz, namluya sürülen bir kurşun olmalı.
Şehidlerin taşıdığı bayrak düşmemeli ve bu bayrak devralınmalıdır.
İşte bunu yapacak olan şahitlerdir.
İnsanlık tarihi boyunca bazı coğrafyalar sadece haritalarda bir yer olmamış, aynı zamanda vicdanın, adaletin ve imanın sınandığı mekânlara dönüşmüştür. Bugün Gazze de böylesi bir yerdir. Orada yaşananlar yalnızca bir savaşın, bir işgalin ya da siyasi bir çatışmanın konusu değildir. Gazze, aynı zamanda insanlığın ahlaki duruşunun, Müslümanların kardeşlik bilincinin ve iman iddiasının da sınandığı bir imtihan alanıdır.
Her gün dünyanın gözü önünde yıkılan evler, enkaz altından çıkarılan çocuklar, anne ve babasını kaybetmiş yetimler, açlıkla mücadele eden insanlar ve bütün bunlara rağmen sabırla Rabbine yönelen müminler, bizlere çok derin sorular sormaktadır. Bu soruların en önemlisi şudur: Şehadetin hakikati nedir ve geride kalanların sorumluluğu nereye kadar uzanmaktadır?
Şehadet; ölüm değil, Allah katında diriliştir.
"Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Bilakis onlar diridirler; fakat siz bunu anlayamazsınız." (Bakara: 154)
Başka bir ayette ise şöyle buyrulur:
"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar Rableri katında diridirler; Allah'ın kendilerine verdiği nimetlerle sevinç içindedirler." (Âl-i İmrân: 169)
Şehadet, Allah'ın rızasını merkeze alan bir hayatın zirvesi olduğunu göstermektedir.
Mümin için ölüm bir yok oluş değil, ebedî hayata açılan kapıdır. Şehit ise bu kapıyı Allah'ın rızasına ulaşmış olarak aralayan bahtiyar insandır.
Gazze denildiğinde ilk akla gelen kelimelerden biri sabırdır.
Yıllardır abluka altında yaşayan, defalarca saldırıya uğrayan, evlerini yeniden inşa eden ve tekrar kaybeden insanlar...
Buna rağmen birçok Gazzelinin dilinden şu cümle dökülmektedir:
"Hasbunallahu ve ni'mel vekîl."
Bu söz yalnızca bir teselli değildir. Aynı zamanda Allah'a tam teslimiyetin ilanıdır.
Kur'an'da sabır, pasif bir bekleyiş değil; direnç, sebat ve Allah'a güven anlamına gelir.
"Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara: 153)
Gazze'de yaşananlar, sabrın teorik değil, yaşanmış bir örneği olarak bütün ümmete ders vermektedir.
Şehadet yalnızca şehit olanın değil, geride kalanların da imtihanıdır.
Şehit yakınlarının gösterdiği metanet, ümmet için yaşayan bir örnektir.
Şehadet Bir Sonuçtur, Ama Sorumluluk Devam Eder
Bazen Müslüman toplumlarda yanlış bir anlayış oluşabilmektedir.
Şehitlik konuşulur; fakat şehidin geride bıraktığı emanetler unutulur.
Oysa Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem), şehit ailelerine sahip çıkmayı ümmetin görevi olarak görmüştür.
Şehitler cennete giderken geride kalanların imtihanı yeni başlamaktadır.
Gazze Sadece Gazzelilerin Meselesi Değildir
Müminler tek bir beden gibidir.
Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurmuştur:
"Müminler birbirini sevmede, birbirine merhamette ve birbirini korumada tek bir beden gibidir. Bedenin bir organı rahatsız olursa diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona ortak olur."
Bugün Gazze'de yaşanan acılar karşısında dünyanın birçok yerindeki Müslümanların kalbi sızlıyorsa, bu imanın bir tezahürüdür.
Ancak duygu tek başına yeterli değildir.
Kardeşlik, sorumluluk gerektirir.
Sessizlik de Bir Tercihtir
Tarih boyunca zulümler yalnızca zalimlerin gücüyle büyümemiştir.
İyilerin sessizliği de zulmü büyütmüştür.
Kur'an'da zalimlere meyletmenin bile insanı sorumluluk altına sokacağı bildirilmiştir.
Bugün Gazze konusunda herkes aynı imkâna sahip olmayabilir.
Ancak herkesin yapabileceği bir şey mutlaka vardır.
Dua etmek...
Mazlumların sesini duyurmak...
İnsani yardım faaliyetlerine destek olmak...
Doğru bilgiyi yaymak...
Çocukların eğitimine katkı sunmak...
Her biri önemli sorumluluklardır.
Şehadetin Bize Öğrettiği En Büyük Ders
Şehadet, dünya hayatının geçiciliğini hatırlatır.
Modern dünya, insanı rahatlığa ve tüketime yönlendirirken Gazze bize bambaşka bir hakikati göstermektedir.
İnsan, sahip olduklarıyla değil; uğruna yaşadığı değerlerle büyür.
Gazze'de nice insanlar hiçbir maddi imkâna sahip olmadan büyük bir vakar sergileyebilmektedir.
Bu da Müslümanlara şu soruyu sordurmaktadır:
Biz hangi değerler uğruna yaşıyoruz?
Çocuklar Ümmetin Ortak Emanetidir
Gazze'nin en ağır yükünü çocuklar taşımaktadır.
Anne ve babasını kaybeden çocuklar yalnızca bir aileyi değil, bütün ümmeti ilgilendirir.
İslam medeniyetinde yetim korumak büyük ibadetlerden biri kabul edilmiştir.
Kur'an'da yetime ikram edilmesi defalarca emredilmiş, Peygamber Efendimiz (sav) ise yetimi himaye eden kimsenin cennette kendisine çok yakın olacağını müjdelemiştir.
Bugün Gazze'nin yetimleri ümmetin vicdanına bırakılmış ilahî emanetlerdir.
Duaların Gücü
Bazen insanlar şöyle düşünmektedir:
"Ben elimden bir şey gelmediği için sadece dua edebiliyorum."
Oysa dua küçümsenecek bir amel değildir.
Dua, müminin silahıdır.
Fakat dua, sorumluluğun yerine geçmez.
Mümin hem dua eder hem de gücü yettiği ölçüde çalışır.
Kur'an'daki tevekkül anlayışı da budur.
İman yalnızca rahat zamanların sözü değildir.
Gerçek iman, musibet zamanlarında ortaya çıkar.
Kur'an'da müminlerin mutlaka imtihan edileceği haber verilmiştir.
Gazze'deki kardeşlerimizin yaşadığı ağır şartlar, bu ilahî imtihanın en çarpıcı örneklerinden biri olarak görülmektedir.
Bunun yanında, dünyanın farklı bölgelerinde güven ve huzur içinde yaşayan Müslümanlar da başka bir imtihanla karşı karşıyadır: Ellerindeki imkânları nasıl kullanacakları, mazlumların acılarına karşı nasıl bir tavır alacakları ve adalet ile merhameti hayatlarına ne ölçüde yansıtacakları.
Gazze bugün yalnızca bir coğrafyanın adı değildir. O, sabrın, teslimiyetin, direnişin ve insanlık vicdanının sınandığı bir yerdir.
Şehadet, Allah yolunda verilen mücadelenin en yüce makamlarından biri olarak İslam geleneğinde önemli bir yere sahiptir. Bununla birlikte, bir kişinin uhrevî makamı hakkında kesin hükmü ancak Allah verir. Müminlere düşen ise zulme uğrayanlara destek olmak, mazlumların hukukunu savunmak, adalet ve merhamet ilkelerinden ayrılmamaktır.
Geride kalanların sorumluluğu yalnızca gözyaşı dökmek değildir. Yetimlere sahip çıkmak, yaraları sarmak, insani yardımları sürdürmek, hakikati dile getirmek ve dualarla birlikte fiilî gayret göstermek de bu sorumluluğun bir parçasıdır.
Belki bir gün savaşlar bitecek, şehirler yeniden inşa edilecek ve enkazlar kaldırılacaktır. Fakat bugün verilen imtihanın sonucu, sadece tarihin sayfalarında değil, insanların vicdanlarında da yaşamaya devam edecektir.
Her Müslüman kendisine şu soruyu sormalıdır: Eğer aynı imtihan benim kapımı çalsaydı, ben nasıl davranırdım? Ve bugün, elimdeki imkânlarla mazlumların yanında durmak adına ne yapıyorum?