Filistin toprakları, yüzyılı aşkın bir süredir kan, gözyaşı ve zulümle yoğrulmuş bir coğrafya. Ancak 21. yüzyılda yaşananlar, bilhassa 7 Ekim 2023’ten beri yaşananlar, insanlık tarihine kara bir leke olarak kazınacak niteliktedir. Gazze’de milyonlarca insan, modern dünyanın gözü önünde açlığa, susuzluğa, bombalara ve sistematik yok olmaya maruz bırakılıyor. Siyonist işgal rejiminin yürüttüğü bu politika, sadece askeri saldırılarla değil, aynı zamanda gıdayı, suyu ve tıbbi yardımı silah haline getirerek halkı teslim alma stratejisiyle sürdürülüyor. Kısacası açlık bir soykırım silahı olarak kullanılıyor. Bir yandan da bombalarla yok edilmeye çalışılan bir halk, bombalarla ölme ile açlıktan ölme seçeneklerinden birisini tercih etmeye zorlanıyor.Uluslararası hukuk, sivillerin aç bırakılmasını kesin bir şekilde “insanlık suçu” olarak tanımlar. Ancak Gazze’de uygulanan abluka, tam da bu suçu işlemenin en çıplak örneğidir. Sınırlar kapatılıyor, yardım konvoyları engelleniyor, tarım alanları bombalanıyor ve balıkçılar vuruluyor. Sonuçta halk, yalnızca temel gıdadan değil, yaşama umudundan da mahrum bırakılıyor. Yapay olarak oluşturulan kıtlık, her açıdan insanlık suçu ve soykırım tanımına uyarken; “uluslararası hukuk” denilen, eşek arılarının delip geçtiği bal arılarının ise takılıp kaldığı kokuşmuş ağ, zalim siyonistlere karşı bir türlü işe yaramıyor.Çocuklar, yeterli besin alamadıkları için kemikleri kırılgan hale geliyor, bağışıklıkları çöküyor. Bebekler anne sütünden mahrum kalıyor. Çünkü anneler yeterli beslenemiyor. Hastaneler, tükenmiş stoklarla hayatta kalma savaşı veriyor. Hastaneler, adeta sessiz birer mezarlığa dönmüş durumda. Bu tablo, bütün dünyanın gözleri önünde hatta canlı yayınlarda vuku buluyor. İnsanlık ve medeniyet adına utanç verici bu tablo, her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Artık her gün daha fazla ölüm haberleri gelmekte. Halklar, dünyanın dört bir yanında ayağa kalksa da hükümetlerin sadra şifa onurlu bir politika ortaya koyduğu söylenemez. Her renk, din, inanç ve ırktan insanlar; Gazzeli mazlum kadın ve çocuklar için ayağa kalkmış bulunuyor. Avusturalya’dan Norveç’e, İspanya’dan Japonya’ya, Yemen’den Kore’ye kadar küresel intifada ruhu milyonlarca insanı bir araya getiriyor. Bu ruh ve duruş, aynı zamanda küresel şer güçlere ve emperyalistlere karşı duyulan öfkenin ve isyanın bir fotoğrafıdır.İşgalci rejim israilin Gazze’de yürüttüğü politikayı anlamak için, yalnızca askeri hedeflere bakmak yetmez. Bu, topyekûn bir etnik temizlik stratejisidir. “Gazze halkını dize getirmek” ifadesi, aslında onları topraklarından sürmek ve yok etmek anlamına geliyor. Açlık, bu stratejinin en sessiz ama en etkili silahı olarak devreye sokuluyor.
Bir halkı, bombalardan çok daha kalıcı şekilde yok etmenin yolu, onların yaşamsal kaynaklarını kurutmaktır. Açlık, hem fiziksel hem de psikolojik olarak bir toplumu çökertir. İnsanlar enerjilerini hayatta kalmaya harcarken, direnme güçleri kırılır. Bu durum, Siyonist yönetimin bilinçli olarak uyguladığı bir yöntemdir.
Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, soykırımı “bir ulusal, etnik, ırksal veya dini grubu, tamamen veya kısmen yok etme amacıyla yapılan eylemler” olarak tanımlar. Gazze’de olanlar, bu tanımın neredeyse birebir karşılığıdır. Aç bırakmak, ilaçsız bırakmak, yerinden etmek, çocukları öldürmek; soykırımın bileşenleridir.
Dahası, uluslararası toplumun büyük bir kısmı bu gerçeği görmek istemiyor ya da çıkarları uğruna sessiz kalıyor. Batılı devletler, işgalci rejime silah ve siyasi destek sağlamaya devam ederken, “insan hakları” söylemleri birer ikiyüzlülük örneğine dönüşüyor. Bu sessizlik, soykırıma dolaylı bir onay niteliği taşıyor.
Gazze’de sıradan bir gün, sabah erken saatlerde bombardıman sesiyle başlıyor. Evini kaybeden binlerce aile, çadır kamplarında yaşam mücadelesi veriyor. Yiyecek arayışı, günün ana hedefi haline gelmiş durumda. Birkaç ekmek parçası ya da bir kase mercimek çorbası, koca bir ailenin gün boyu tüketebildiği tek öğün olabiliyor.
Sular ise ya kirli ya da tamamen tükenmiş durumda. Temiz suya ulaşamayan insanlar, hastalıklarla boğuşuyor. Çocuklar, oyun oynamak yerine gıda kuyruğunda bekliyor. Hatta erken acıkmamaları için ebeveynlerinin, çocukların ancak kısmen oynamasına müsade ettiği haberleri geliyor.
Babalar, ölümü göze alarak sözde yardım dağıtma; ama hakikatte ölüm ve infaz noktalarına gitmektedirler. Çoğu zaman babalar ve gençlerin, ailerine un getirmek yerine vurulan bedenleri arkadaşlarının omuzlarında eve getiriliyor. Aileler, un beklerken, evin reisinin cenazesinin kapıya getirilmesi ne büyük bir acı; insanlık adına ne büyük bir utançtır! Bugüne kadar erzak alma yolunda nice Filistinlinin kanı un torbalarına bulandı. Belki de dünyanın hiçbir yerinde bir torba unun fiyatı hiç bu kadar pahalı olmamıştı. Bu yolda yüzlerce Filistinli toprağa düştü. İnsanlık ise Gazzeye bir yardım koridoru açıp Gazze’ye nefes olmak yerine, meseleyi daha fazla, işgalci siyonist rejimin olmayan vicdanına havale etmiş görünüyor.
Sosyal medyada paylaşılan görüntüler, siyonist propaganda ve manipülasyonu kırmakta önemli rol oynuyor. Açlıktan zayıf düşen çocukların fotoğrafları, dünyanın dört bir yanında vicdanları sızlatıyor. Ancak bu görüntülerin etkisi, siyasi iradeye dönüşmediği sürece Gazze halkı için pek bir şey değişmiyor.
Gazze’de yaşanan açlık ve soykırım, yalnızca işgalci siyonist rejmin değil, aynı zamanda sessiz kalan dünyanın da sorumluluğudur. Uluslararası hukuk, bu tür suçlara karşı müdahale etmeyi zorunlu kılar. Ancak çıkar ilişkileri, ekonomik bağlar ve jeopolitik hesaplar, insan hayatından daha değerli görülüyor.
Sivil toplum kuruluşları, insani yardım örgütleri ve duyarlı insanlar, Gazze’ye yardım ulaştırmak için büyük çaba harcıyor. Ancak bu yardımlar, abluka zincirlerini kıramıyor. Asıl ihtiyaç, siyasi baskı ve uluslararası yaptırımların devreye girmesidir.
Gazze’deki açlık, yalnızca gıda eksikliği değil, aynı zamanda insanlığın tükenişidir. Bir halkın yavaş yavaş yok oluşuna tanık olmak, her bireyin vicdanına ağır bir yüktür. Tarih, bu dönemi yazarken, kimlerin zalimin yanında, kimlerin mazlumun yanında durduğunu da not edecektir. Reel politik mazaretlerinin arkasına sığınan ümera ve devletlu takımı, Aziz ve Celil olan Allah’a nasıl hesap vereceklerini şimdiden düşünsünler.
Siyonistlerin işlediği insanlık suçu ve soykırım, ancak küresel bir vicdan hareketi ve askeri bir güç ile durdurulabilir. Sessiz kalmak, zulmün ömrünü uzatır; konuşmak, direnişin ilk adımıdır. Askeri bir hamle için de kamuoyu desteği sağlanmalı ve askeri güç hazırlanmalıdır.
Gazze, bugün açlığın ve soykırımın en karanlık yüzünü yaşıyor. Ama unutulmamalıdır ki zulmün zifiri karanlığı ne kadar koyu olursa olsun, insanlık onuru ve adalet arayışı karşısında er ya da geç yenilmeye mahkûmdur. Elbette o günler geçecektir. Ama herkes bu imtihanda ortaya koymuş olduğu tavır ve duruş ile hatırlanacaktır.
“Ey Müslümanlar”, diye feryat eden kadın, çocuk ve mazlumlar uğrunda cihad edenler selam olsun.
Şehadeti ve direnişi kuşanıp tarihin onur sayfalarını kanları ile yazan şehidlere selam olsun.