Ege’nin sahiline tepeden bakan bir kır bahçesinde içkisini yudumluyordu Yalçın Bey. Üzerine doğrultulmuş bir silahın tetiğine basılmak üzere olduğunu nereden bilecekti! Birden ortalık inledi:
“Gümmm!”
“Offf, yandım anaaam! diyerek yere yuvarlandı.
Kısa bir afallamanın ardından yardıma koştu çalışanlar. O, dizinden aldığı yaranın acısıyla kıvrana dursun, bir iki telefonun ardından ambulans ve polis araçlarıyla doldu otopark.
İlk müdahalenin akabinde apar topar hastaneye gönderildi. Etrafa güvenlik şeridi çeken polis ekibi titiz bir çalışmayla delil aramaya başladı.
Tespitlere göre ormandan ateş açılmıştı. Fakat ne ateş eden kişi bulundu ne de kullanılan silah ve mermiye dair bir iz!
Haber çabucak yayıldı. Çünkü Yalçın Bey gaddarlığıyla ün salmış bir hukukçuydu. Görev süresi boyunca verdiği kararlarda taraflı davranmış ve medyaya hâkim zengin bir azınlığın engin desteğiyle korunmuştu. Siyasi tutukluların celladı kabul edilirdi o. Çok can yakmıştı çok!
Düşmanı fazlaydı ama kimse bu kadarını beklemiyordu. Olsa olsa bir kaza kurşunu olmalıydı bu, yoksa kim cüret edebilirdi koskoca Yalçın Bey’in canına kast etmeye!
Kurşun diz kapağını parçalamıştı. “Çok talihsiz bir olay!” diye niteledi doktorlar. Oysa inceleme raporunu tutan polis ekibi, atışın ustalıkla yapıldığını hemen anlamıştı. Yetkililer haberin etkisini kırmak için alıştıra alıştıra söylediler. “Basit bir ameliyat... Zamanla geçer... Geçmezse ikinci bir ameliyat daha...”
On gün sonra sargılar içinde taburcu olurken, “Artık sağ ayağını kullanamayacaksın!” cümlesini yüzüne tokat gibi yiyecekti. Sevenleri de öyle!
“Kaza kurşunu” söyleminin gölgesinde kaldı yaşananlar. Medya, bütün kırıntılarıyla haberi dramatize ettikten sonra olay kapandı. Failin kim olabileceği artık sadece emniyetin ilgilendiği bir konuydu.
Haftalar sonra bir akşamüstü ev telefonundan arandı Yalçın Bey. Ahizeyi kaldırıp
“Alo, buyurun!” dedi.
Kısa bir sessizliğin ardından buyurdu karşı taraf
“İsteseydim seni kalbinden de vurabilirdim ama sen kolay bir ölümü hak etmiyorsun!”
“Alo, kimsin... Alo... Seni bulacağım... Derhal tahkikat başlatacağım... Çabuk adını söyle, Alo... seni bulacağım cani herif!”
“Adım yok, beni ve adımı sen öldürdün!”
“Başlarım şimdi adına, seni tutuklatıp hücrelerde çürüteceğim!”
“Yavaş ol bakalım, zaten bunu yaptın daha önce. Sıra sende, yaptıklarının bedelini ödeyeceksin. Hem sana kötü bir haberim var Yalçın efendi, yakında diğer ayağını da kaybedeceksin?”
Dili damağı kurudu Yalçın Bey’in, ne yapacağını bilemedi. Yardım isteyebileceği kimse de yoktu yanında.
“Ne istiyorsun benden, kimsin sen?”
“Bu sadece kişisel bir mesele değil, pek çok kişinin yapmak istediği bir intikam! Ne yazık ki o intikamı almak isteyenlerin hepsi hapishanelerde çürüyor. Bana gelince, ben ölü defterine ismi yazılmış bir firarım.”
Cevap beklemeden telefonu pat diye kapattı Firar. Sargılar içindeki ayağına baktı. Tek ayağa alışmamışken bir de diğeri tehdit altındaydı. Yavaş yavaş öldürülmekten başka bir şey değildi bu! Ne yapacaktı şimdi? Aklı başına gelir gelmez polisi aradı. Akabinde, kimin yapmış olabileceğini düşünmeye başladı.
İsim üzerinden gitti fakat bir sonuca ulaşamadı. Hatırlamıyordu şahısları. Verdiği sürgün kararları, işten attırmalar ve müebbet cezalar arasında gidip geldi aklı. En çok düşünce suçlularına kesmişti cezayı. Kendisini o makama getirenlerin yazdırdığı kanunlara göre düşünmek suçtu!
Yarım saat sonra geldi polisler. Aralarında geçen konuşmayı kayda geçtiler. Arayan kişinin ses tonunu, konuşma kabiliyetini, üslubunu sordular. Gerekli bilgiler alındı. Tehdide karşı koruma tahsis edilebileceğini aktardılar. Son olarak, nereden telefon edildiğini araştıracaklarını söyleyip gittiler.
Polisler gittikten sonra geçip oturdu koltuğuna. Camdan dışarı bakarken düşünüyordu geçmişi. Ne çok ceza kesmişti insanlara. Bazen sevmediği tipler olurdu ki on yıl ceza verecekken iki üç yıl da kendisi keyfi olarak eklerdi. Eski usul kılık kıyafet giyen, köylüce konuşan, huzurunda boynu bükük ve el pençe durmayan olursa kafadan yerdi cezayı. Nasıl olsa kimsenin itiraz etme cesareti yoktu. Aksi taktirde kanun üstü sihirli sözcükler devreye girerdi: “Devletin bekasını tehdit etme, cumhuriyetin kazanımlarına aykırı davranma, gericilik ve sair!”
Zaten kabarık olurdu önüne gelen dosyalar. İstisnasız kasıtlı ve abartılı biçimde hazırlanırdı. 90’ların modası öyleydi. Daha çok kılıfına uydurulmuş suçlar, zorla aldırılmış ifadeler, imza attırılmış itiraflar içermekteydi. İnsanları damgalamak zor değildi. Yedekte sürüyle suç etiketi vardı nasıl olsa.
Mevcut düzende adalet gözetilmediği için mağduriyetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Yalçın Bey gibi keyfi muamelede sivrilmiş kişilere karşı yükselen nefret, bireysel arayışlara sevk ediyordu mağdurları. Canına tak etmiş bazı kişiler kendi adaletini kendi sağlamak istiyordu. Nitekim öfke ve şiddet giderek artıyordu.
Ertesi gün koruma talep etmek üzere dilekçe yazdı Yalçın Bey. Evrakı kurye vasıtasıyla yetkili merciye gönderdi. Hemen cevap vereceklerinden hiç şüphesi yoktu. Biraz rahatladı. Sakin geçen günün akşamına doğru kapısı çalındı. Diyafonun düğmesine basıp sordu:
“Kim o?”
“Postacı! Paketiniz var, açar mısınız kapıyı?”
Acaba dilekçesinin cevabı mı gelmişti yoksa sevenlerinden birinin “Geçmiş olsun” çiçeği miydi? İkisinden biri olmalıydı. Tereddüt etmeden bastı otomatiğe. “Tık!” diye açıldı kapı. Postacıyı karşılamak üzere koltuk değneklerine tutunarak iç kapıya yöneldi. Zile basılmasına izin vermeden açtı kapıyı. Uzunca koridorun başında resmi kıyafetiyle tam teşekküllü bir posta memuru göründü. İkisinin de damarlarındaki adrenalin yüksekti. Yalçın Bey ne geldiğinin merakıyla, postacı ise az sonra gerçekleştireceği eylem için heyecan içindeydi.
Postacı, kapının eşiğine varınca başını kaldırmadan
“Merhaba Yalçın Bey!” dedi. Yalçın Bey donup kaldı. Tanımıştı sesi.
“Sendin o... Telefondaki kişi sendin! Şimdi seni...” cümlesini tamamlamadan suratına aldığı tokatla bir seksen yere serildi.
Kendi bir yana koltuk değnekleri başka bir yana savruldu. İmdat istemeye vakit bulamadı.
“Evet, telefondaki kişi bendim, Firar!”
Cümlesi biter bitmez kemerine sıkıştırdığı çekici yerinden çıkarıp küt ucuyla sert bir darbe indirdi Yalçın Beyin sağlam diz kapağına. Tiz bir çığlık attı ve bayıldı. Firar, kapıyı çekip çıktığı gibi sırra kadem bastı!
Yalçın Bey acı içinde uyandı. Çeyrek saat kadar baygın kalmıştı. Dizinden beynine giden yoğun ağrının şiddetinden ayılmıştı. Etrafına saçılmış kağıtlarda, hapse mahkum ettiği kişilerin isimleri vardı. Parçalanmış diz kapağıyla sürüne sürüne telefona ulaştı. Hızlıca tuşladı 155’i. Telefon açılır açılmaz,
“Yetişin, ölüyorum! Saldırıya uğradım, çabuk gelin.” dedi ve tekrar kendinden geçti.
Yine bir hastane süreci yaşandı. Olayın bir suikast girişimi olduğu aşikâr oldu. Yalçın Bey halkın karşısına tekerlekli sandalyeyle çıktı. Televizyon kanalları onu ekrana çıkarma yarışına girdiler fakat o teklifleri kabul etmedi. Failin kim olduğu konusunda tahminler havada uçuştu. Hücrelerde yatan mahkûmlar bir anda ülke gündemine girmişti. “Kim yaptı?” sorusu cevabını bulamıyordu. Yer yarılmış da yerin içine girmişti Firar.
Daha çok hapse girip çıkan şahıslar üzerinde çalıştı araştırma ekibi. Oysa hiç hapse girmemişti Firar. Kullanılan isim bir yanıltmacaydı ve işe yaramıştı. Yalçın Bey yarım bir adam olarak, her an yeni bir saldırıya uğrama korkusuyla yaşamına devam etti. Hasmı ise kanun ve insanlar nezdinde hep firar olarak kaldı.
Yalçın Bey’in yaptığı yanına kâr kalmamıştı. Yalnız yaşadığı dairesinde korkularıyla baş başa kaldı.