İnsan, yaşamını ilerleyen zamanla birlikte biriktirdiği tecrübelerle sürekli daha güzele, daha doğruya yükseltmeye doğası gereği yatkındır. Buna binaen insanlığın fıtratında bir önceki neslin birikimlerini bir basamak olarak istifade edip, yaratılmış ilim ve bilimi keşif ile daha güzel bir hayatı yakalamaya mükemmele doğru yürüme isteği ve mecburiyeti vardır. İnsanın girdiği bu yolda, insanlığın ortak vicdanında kabul gören ve faydalanılan kurallar bütününe medeniyet diyebiliriz.
Her medeniyetin bir çocuk gibi, bir fidan gibi doğup büyüdüğü zamanı, hitap ettiği coğrafyası vardır. Kökü sadece beşere dayanan yani banisi insan olan ve bir coğrafyada kabul gören medeniyet dediğimiz yazısız kurallar manzumesi, bir başka coğrafyada bazen olur ki ne kabul görür ne de yaşamaya imkân bulur. Bu tür medeniyetlerin yaşadıkları tarihi ömürleri ve etki alanları sınırlı ve çoğu zaman bilimsel gelişimlere karşı dayanıksız olur, kaybolur giderler.
İslam medeniyetinin kuralları ve yaşam şekli bu tanımın dışındadır. Çünkü İslam medeniyetinin kökü baki olan vahiydir, geliştireni sabitelere bağılı kalan insandır.
Bir medeniyet projesi olan İslam, coğrafik değildir küreseldir, zamanla yaşlanmaz, dinamiktir, akıl ve bilimsel gelişmelerle çelişkisizlik esası ile her zaman zindedir, evrenseldir. Bir ırk ile sınırlı değil, bütün insanlığı muhatap alır. Hep daha güzel mertebelere yükseltme kuralına tabidir.
İslam medeniyet düşüncesi, evrensel ve küresel, olma karakteri ile yeryüzünde kaç insan varsa hepsini istisnasız muhatap alır. Öyle ki Hz. Ebubekir gibi fıtraten halim selim olan birini ticaret esaretinden alıp makamların en âlisine taşımaya yol gösterdiği gibi, kızını diri diri gömen ve zulümden zevk alan Ömer’i de Hz. Ömer olmaya adaletin timsali yapmaya taşır. Kölelik kuralları ile ezilen Bilal’in Ammar’ın, yabancı bir memlekette kendisini yalnız hisseden Suheybi Rumilerin elinden tutar. İnsani duruş makamların zirvesine yönlendirir. İslam medeniyeti, bütün insanlıkta ve bütün coğrafyalarda yaşayabilir bir üstün ruha ve karaktere sahiptir.
İslam medeniyetinin sabiteleri olan vahiy “oku” emri ile başlamıştır. Sahibi Allah’tır, başöğretmeni ve rehberi peygamberdir.
“Oku” emrini getiren Cebrail’in de emri alan peygamberin de elinde okunacak yazılı bir materyal yoktu. Kaldı ki emrin muhatabı olan peygamber, ümmiydi. Yani okuma yazması yoktu. Hatta o gün Mekke’nin bütününde sadece 17 kişi okuma yazmayı biliyordu. Çok sonraları Medine’ye hicret edenler ile beraber Müslümanlardan sadece sekiz kişi okuryazardı. Ama Cebrail’in getirdiği “oku” emri, peygamberin şahsında kıyamete kadar gelecek bütün insanlık muhatap alınmıştır.
Anlaşılıyor ki bu “oku” emri yazılı bazı işaretlerin seslendirilmesi değildir. Bu okuma kâinatı okuma, yani yaratılmışları okuma, yaratanı bulma çabasıdır. Bu okuma ile insan öyle bir sürece girecek ki, yaşadığı her an ve gördüğü her şey ilktir, sondur tekrarı yoktur. Gördüklerini duyduklarını, his ettiklerini anlama çabası bir okuma, tecrübe alınması gerekli bir ayet hükmündedir. Sürekli bir okumayı ve bir üst basamağa çıkmayı hedefler. Bu okumanın ilk talebeleri olan sahabe, en sert coğrafyanın, tabiatı en sert insanlar arasından çıkmış İslam medeniyeti ile dönüşen hayatları başlı başına bir mucize olmuştur.
İslam medeniyetinin ilk talebeleri olan sahabenin, çoğunun yıllarca bir öğrenci gibi peygamberin dizinde kalma imkânları olmadı. Kimisi kısa bir süre sonra başka ülkelere gitmeleri, peygamberin vefatı.. vs. Mesela Habeşistan’a hicret edenler çok geç ve uzun süre peygamberi göremediler. Sıkı bir haber alma imkânları da olmadı. Ama her biri peygamberden öğrendikleri formül ile sürekli bir hayat okumasının içinde bilinçleri, kabiliyetleri her an daha da gelişti. Girdikleri köylerin, şehirlerin insanlarını bir araya getirecek, fitneyi bertaraf edecek İslam medeniyetinin temellerini attılar.
İslam medeniyeti Medine’ye yerleşince Medine huzur buldu. Mekke’ye döndü, karanlıklar dağıldı, putlar yıkıldı. Zorbalığın ve cehaletin hüküm sürdüğü diğer beldelere doğunca, huzurun ilk filizleri yeşermeye başladı.
Mesela o günkü Mekke’yi gözler önüne getirerek düşünün. Ömer ibni Hattab ki belaya meydan okuyor, kibrinden ben, ben olayım da biri benim kızımla evlensin bu mümkün değil deyip kızını diri diri gömecek kadar gaddar ve merhametsiz olup duygularını kaybetmiş birinden nasıl bir idareci yönetici beklersiniz. Fakir ve köleler insani olan hiçbir muamele görmüyordu. İslam medeniyetinin rehberi peygamber, hiç bir insanı muhatapsız bırakmamış, hepsine hidayet çağrısını götürmüş ve ümit ile dua etmiştir. Bu duanın neticesinde zulüm eden Ömer, adaletin timsali Ömerü’l Faruk olmuştur. Hor görülen diğer insanlar ile aynı safta durmayı kendisine bir şeref saymıştır.
Kölelik kuralları içinde ruhları ezilmiş, özgüvenlerini kaybetmiş nice Bilaller ve Ammarların elinden tutan İslam, onları içlerinde var olan büyük kişilikleri ile buluşturmuştur. İslam, köleliği sadece bedensel değil, ruhsal olarak da kaldırdı. Bilaller, Ammarlar yeniden doğdu; içlerindeki büyük kişilikle tanıştılar.
Allah, miraç ile insanlığı temsilen peygamberi makamların en yükseği olan miraca aldı. Sonra farz kılınan namaz ile miracın yani bu ulvi makamın kapısını bütün iman eden insanlara açmıştır. Bu kapı insanların üstünlüklerini mal mülk güçle değil, iyiliğin zirvesi olan takva ile ölçüme almıştır.
İslam’ın bütün kuralları insana insani bir yaşamı hedeflerken özellikle namaz ve namazın toplu kılındığı camiler ile egoist, bencillik ile sınıflaşan insanların arasındaki duvarları yıkmıştır. Girdiği her beldede kurdurduğu camiler ile kapıdan giren her bir insanın rengine ırkına, ekonomik durumuna bakmadan aynı safta, aynı kıbleye dönmüş halde haftada en az bir defa Cuma namazı ile yan yana getirmiştir. Cami İslam medeniyetinin kuluçkası olmuştur.
Zekât ile insanların ekonomik yardımlaşmalarını, oruç ile açları ve zayıflığını anlama ve böylece birbirini tamamlayan insan topluluklarını inşa etmiştir.
Beşeri medeniyetler kısa vadeli rahatlatmalar getirmiş olabilir ama gelişimlere karşı dayanıksız ve her coğrafyada kabul görmeye elverişsizdir.
İslam medeniyetinin temeli vahiydir. İnsani yönü ve evrensel ilkeleriyle, insanlığın daima ihtiyaç duyduğu adalet, merhamet ve huzurun kaynağıdır. İslam medeniyetinin hedefi, insana onurlu bir yaşam sunmak, sınıflar arası zulüm duvarlarını yıkmak ve yaratılmış olan kâinatın ekosisteminde dengeyi sağlamak, her varlığa hak ettiği değeri vermektir. İnsanlığın evrensel kurtuluş reçetesi, bu medeniyetin sunduğu yol haritasındadır.