Kapıdan içeri girdiğinizde dünyaya ait olan her şeyi dışarıda bırakırsınız; geriye yalnız size emanet edilmiş yüzler kalır. Hesap günü, en uzun sorulacak sorulardan biri de o yüzler hakkında olacaktır.
İnsan en çok kimsenin görmediği yerde belli olur. Meydanda herkes vakurdur; sofrada, yatak odasında, merdiven başında, çocuğun hıçkırığı karşısında, eşin sustuğu o ağır akşamda insanın gerçek imanı ortaya çıkar. Çünkü ev, insanın maskesini astığı yerdir. Sokakta güleriz, evde yorgunluğumuzu çıkarırız. İşte bu yüzden Resulullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hayrın ölçüsünü camide, kürsüde veya kalabalıkta değil, evde koydu:
“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı sizin en hayırlınızım.” (Tirmizî, Menâkıb 63); Buhârî, Sahih-i Buhârî 6130)
Bu cümleyi bir kez daha yavaşça okuyun. Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hayrı ibadetin çokluğuna, ilmin genişliğine, makamın yüksekliğine değil, evdekilerin yüzündeki huzura bağladı. Gecenin üçte birini kıyamda geçiren, ama evde eşinin gözyaşına kayıtsız kalan bir adam bu hadisin ölçüsünde nerede durur? Bin zikir çeken, ama çocuğuna bir kez “seni seviyorum yavrum” diyemeyen bir baba? Dünyaya ağlayıp, kardeşiyle yıllardır konuşmayan bir kız?
Ev, Allah'ın bize açtığı en büyük sınav salonudur. Bu salonda not veren kimdir? Ne kayınvalide ne komşu ne akraba. Notu, Kur'an'ın deyişiyle “kalpleri ve sırları bilen” verir. Aile, Allah'ın bize emanetidir; emanet ise iki şeyle ölçülür: Ne kadar korunduğuyla ve sahibine ne halde iade edildiğiyle.
Kur'an mesuliyet kapısını kısa ve sarsıcı bir emirle açar: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim, 6) Önce kendiniz, sonra ailenizi. Hz. Ali (Radıyallâhu Anh) bu âyeti “Onlara ilim ve edep öğretin” diye açıklamıştır. Demek ki aile reisliği bir makam değil, bir nöbettir; evin korunması başkasının değil, nöbetçisinin boynundadır.
Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bu nöbeti, en bilinen hadislerinden birinde şöyle özetledi:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz. Devlet başkanı çobandır, güttüğünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır, güttüğünden sorumludur. Kadın da kocasının evinin ve çocuklarının çobanıdır, güttüğünden sorumludur.” (Buhârî, Cum`a 11; Müslim, İmâre 20; Tirmizî, Cihâd 27)
Çoban sürüsünü sömürmez; sürünün önüne düşer, kurdun geleceği yolda önce kendisi durur. Bir babayı düşünün: çocuğunun eğitimi için masraf eder, ama oğlunun kalbine giren yalnızlığı görmez. Bir anneyi düşünün: evin her ayrıntısıyla ilgilenir, kocasının gözlerindeki çöküşü fark etmez. Mesuliyet; yedirmek, giydirmek ve barındırmakla bitmez. Mesuliyet, evdeki her kalbin hangi karanlıkta olduğunu bilmektir.
Efendimiz bir başka hadisinde bu sorumluluğun ağırlığını şöyle belirtir: “Kişinin, bakmakla yükümlü olduğu kimselerin rızkını kesmesi, günah olarak ona yeter.” (Ebû Dâvûd, Zekât 45; Müslim, Zekât 40) Rızk yalnız ekmek değildir. Şefkat de rızktır, vakit de gülüş de “iyi ki varsın” sesi de. Bir evde bunları esirgeyen, ekmeği esirgeyenden az günahkâr değildir.
Buhârî'nin naklettiği bir olay, mesuliyetin hikmetli bir dengesini anlatır. Hz. Selman (Radıyallâhu Anh), Peygamber'in kurduğu kardeşlik bağıyla kardeşi olan Ebu'd-Derdâ’yı (Radıyallâhu Anh) ziyarete gider. Evde Ebu'd-Derdâ'nın hanımı Ümmü'd-Derdâ'yı bakımsız, üstü başı dağınık görür; sebebini sorar. “Kız kardeşinin dünyada ihtiyacı yok” der. Ebu'd-Derdâ (Radıyallâhu Anh), gece ibadette, gündüz oruçludur; eşi ile ilgilenmeye hali yoktur. Yemek getirir ama kendisi yemez “Ben oruçluyum” der. Selman (Radıyallâhu Anh): “Sen yemedikçe ben de yemem” der ve onu sofraya oturtur. Gece olur, Ebu'd-Derdâ (Radıyallâhu Anh) namaza kalkmak ister; Selman “Uyu” der. Sabaha yakın “Şimdi kalk” der ve ekler: “Rabbinin sende hakkı var, nefsinin sende hakkı var, ailenin sende hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” Ebu'd-Derdâ (Radıyallâhu Anh) sabah olayı Resulullah’a (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) anlatınca, Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) şu hükmü verir: “Selman doğru söyledi.” (Buhârî, Savm 51, Edeb 86.)
Böylece ev halkının hakkını gözetmenin nafile ibadetlerden üstün olduğu anlaşılır.
Sevgi, dilde kolaydır; bedeli vakitle, uykuyla, konforla ve arzulardan vazgeçmekle ödenir. Fedakârlık, sevginin bozuk para olmayan tek geçer akçesidir. Kur'an bunu Ensar'ı överken şöyle ifade eder: "Kendilerinin ihtiyacı olsa bile (kardeşlerini) kendilerine tercih ederler" (Haşr 9). Bu âyet, evin içinde de aynen geçerlidir: Son lokmayı çocuğa uzatmak, son sıcak battaniyeyi eşe örtmek, kendi yorgunluğunu bir kenara bırakıp dinlemek...
Ve merhamet bunların da üstündedir: “Rabbiniz merhameti kendi zatı üzerine yazmıştır” (En'âm 54). Peygamber Efendimiz’i (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) de bu yazı ile göndermiştir: “Seni âlemlere ancak bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107). Bir ev, bu rahmetin damladığı yer midir, yoksa kuru bir “kurallar sistemi” midir? İkisi arasındaki fark, çocuğun üzerinde ağlanacak bir omuz olup olmadığıdır.
Torunu Hasan'ı öperken gören bedevi; “Siz çocukları öpüyor musunuz? Biz öpmüyoruz” deyince; Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem): “Allah kalbinden merhameti çekip almışsa ben ne yapabilirim?” buyurur. (Buhârî, Edeb 18)
Ve müsamaha da muhabbet gibi merhametin meyvesidir. Ev halkını hoş görmek, kusurlarını görmemek değildir; kusurlarının ötesinde, Allah'ın emaneti olan kalbi görmektir. Ünsiyet de bir anda değil, küçük işaretlerle kurulur: Göz göze bakmak, yüzü güleç tutmak, tatlı söz söylemek, dokunmak, ayrı bir vakit ayırmak. Güzel bir sözün, yüze gülmenin sadaka olduğunu bildiği halde evine girip de eşinin, çocuğunun yüzüne gülmekten aciz olanlara ne demeli?
Ve mülkün olduğu gibi merhametin de temeli olan adalet en hassas vazifedir. Allah Teâlâ buyurur: "Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara vermeyi emreder." (Nahl, 90) Ayetin sırasına dikkat edin: Önce adalet, sonra ihsan, sonra yakınlara verme. Ev, bu üç basamağın ilk sınav yeridir.
"Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun, bu takvaya daha yakındır." (Mâide, 8) Düşünün: Kızdığınız, küstüğünüz, "ne yaparsam yapayım memnun etmiyor" dediğiniz bir evlat, bir eş, bir kardeş… Adalet, tam da gönlümüzün en çok eğrildiği yerde dimdik durabilmektir.
Nu'mân b. Beşîr (Radıyallâhu Anh) anlatır: Babası onu Resûlullah'a (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) götürür ve "Bu oğluma bir köle hediye ettim" der. Efendimiz sorar: "Bütün çocuklarına böyle yaptın mı?" Baba "Hayır" deyince şöyle buyurur: "Allah'tan korkun, çocuklarınız arasında adaletli olun." Baba eve döner ve hediyesini geri alır. Bu hadis bize şunu öğretir: Bir çocuğa verilen fazla ilgi, fazla hediye, fazla övgü, kardeşinde sessizce bir yara açar. Sofrada "şu benim akıllı olanım" cümlesi, ötekinin kulağında ömür boyu çınlayan bir hüküm olur.
Kur'ân, evliliği üç kelimeyle özetler: "O'nun ayetlerinden biri de kendileriyle huzur bulmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesidir." (Rûm 21) Sükûn, meveddet, rahmet. Huzur, sevgi, merhamet. Evlilik, bu üçü bir araya geldiğinde ev olur; biri eksildiğinde, duvarlar kalır ama ev gider.
Yine Halık-ı Zülcelal, eşleri birbirinin elbisesi sayar: "Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz." (Bakara, 187) Elbise, ayıbı örter, soğuktan korur, insanı süsler. Kimse elbisesini yırtmak istemez; ama bir ev, çoğu zaman eşin ayıbını açığa vuran, soğukluk üreten, kırıcı bir elbiseye dönüşebilir.
Çocuk ise, Allah'ın bize bir süre için bıraktığı emanettir. Malımız, makamımız, hayallerimiz gibi "bizim" değildir; biz onun yolculuğunda sadece yol arkadaşıyız. Kur'ân bu hakikati dualarla öğretir: "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzün aydınlığını ver." (Furkan, 74) Göz aydınlığı, sadece başarı ve not değildir; baktığınızda içiniz sıcacık ve sakin olan bir mevcudiyet demektir.
“Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir miras bırakmamıştır." Bu Nebevi ferman, Kur'ân'da Lokman’ın (Aleyhisselam) oğluna nasihatinde de görülür: "Yavrucuğum!…" (Lokman, 13, 16, 17) Lokman her öğüt cümlesine "Ey yavrum" diyerek başlar. Önce sıcaklık, sonra ders; önce gönül, sonra emir.
Bir başka ibret: İmam Gazzâlî, İhyâ'da çocuğun kalbinin "temiz bir cevher" gibi olduğunu, ona ne ekilirse onunla yetişeceğini anlatır. (Kitabu Riyazeti'n-nefs; ifade, mânâ olarak aktarılmıştır.) Yani çocuğa verdiğimiz ilk yirmi yıl, ona ömür boyu taşıyacağı bir kalp haritası çizer.
Hz. İbrahim'in, (Aleyhisselam) oğlu İsmâil'e "Yavrucuğum, rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum, bak ne dersin?" demesi (Sâffât, 102) bize babalığın en yüksek adabını gösterir: Emri verirken bile çocuğun fikrini sormak. "Bak ne dersin?" Bu cümlenin şüphesiz bir pedagojisi vardır: Çocuğu muhatap almak, onun düşünce ve kalp dünyasını kabul etmek. İsmail'in cevabı ise özgüvenle dolu bir teslimiyettir: "Babacığım, sana ne emrediliyorsa yap."
Ve kardeşler de bu sorumluluğun büyük bir halkasıdır.
Hz. Yusuf'un (Aleyhisselam) hikâyesi, kardeş kıskançlığının en büyük dramıdır; ama aynı zamanda en büyük af hikâyesidir. Yıllar sonra kardeşleri karşısına çıktığında güç elindeydi; onları cezalandırabilirdi. Ama şu cümleyi söyledi: "Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın; O merhametlilerin en merhametlisidir." (Yusuf, 92)
"Bugün size kınama yok." Geçmişin sayfalarını yeniden açmadı, kuyuya atıldığı geceyi yüzlerine vurmadı. Karşısındakiler utançtan yere bakarken, önce affettiğini söyledi. Bu, kalbin en büyük zaferidir. Kardeşler arasındaki küslükler çoğu zaman bir malın, bir mirasın, bir sözün yüzünden başlar; sonra yıllarca sürer. Oysa o küslüğü bitirmenin tek şartı, birinin "Bugün kınama yok" diyebilmesidir.
Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) buyurur: "Bir Müslüman’ın, kardeşiyle üç geceden fazla küs kalması helal değildir; iki kişi karşılaşırlar, biri bir yana, öteki öbür yana döner. Bunların hayırlısı, selama önce başlayandır." (Ebû Dâvûd, Edeb 47) Ne ince bir ölçü: Hayırlı olan, haklı olan değil, ilk adımı atandır.
Bir başka hadiste: "Akrabalık bağını kesen cennete giremez." (Buhârî, Edeb, 11) Ve şu müjde: "Rızkının genişlemesini ve ömrünün uzamasını isteyen, akrabalık bağlarını gözetsin." (Buhârî, Edeb 12, Büyû‘13; Müslim, Birr 20, 21) Hadis âlimleri, "ömrün uzaması"nı bereket ve hayır olarak da yorumlamışlardır.
Bir aile ferdinin diğerine şunları yapması çok mu zordur?
- Kapıdan girerken selam vermesi ve evdekilerin her birinin gözüne bakması.
- Eşine, çocuğuna, kardeşine bir teşekkür cümlesi söylemesi ve somut cümleler kurması: "Bugün şunu yaptığın için sağ ol."
- Çocuğuna, eşine, kardeşine on dakika ayırması, telefonsuz, öğüt vermeden, sadece dinleyerek.
- Evde değilse araması. Küs ise ilk adımı kendisinin atması.
- Yatmadan önce ev halkı için dua etmesi.
- Basit de olsa hediye almaya kendini alıştırması.
Bir gün hepimiz, çok sevdiğimiz o evden ayrılacağız. Kapıyı ardımızdan kapatan el, başkasının eli olacak. O gün yanımıza ne alacağız? Evimizin eşyalarını değil; evimizdekilerin duasını, bir anne-babada "Allah razı olsun" sesini, bir eşin "seninle çok şey yaşadım" tebessümünü, bir çocuğun "babamı çok severdim" cümlesini.
Allah’ım! Evlerimizi merhametle, adaletle ve muhabbetle doldur. Eşlerimizi bize huzur, çocuklarımızı göz aydınlığı, kardeşlerimizi sırtımızı dayayacağımız bir omuz kıl. Bizi, ailesine en hayırlı davrananlardan eyle. Kırdığımız kalpleri onar, küs olduğumuz kardeşlerimizle aramızı bul. Bize, evimizin kapısından gireceksek bile bu güzel ahlakla girmeyi nasip et. Âmîn.