İyi bir eğitimden geçirdiğimizi düşündüğümüz çocuklarımızın içine düştükleri psiko-sosyal çöküntü, eğitimin nasıl asıl amacından koparılıp egemen güçler tarafından silaha dönüştürüldüğünü apaçık gösterdi. Ama öncelikle, fıtratla uyumsuz, körleştirici ve köleleştirici günümüz yapılandırılmış eğitimini kökten tartışma konusu yapmalıyız.
Aslında eğitim-özgürlük ilişkisinin tarihsel serüveni, insan hayatının en büyük dramları arasında yer alır. Köleleştirilmiş pasif zihinlerin köleleştirilme süreci ve köleleştirilmiş bireylerin elleriyle süreğen hale dönüşmüş köleleştirilme sistemi hakkındaki cehaletimiz, yürek parçalayıcı düzeydedir. Öyle ki artık köleleştirilmişlerin köle yetiştirdiği sistemin adına “eğitim-öğretim” diyoruz. Bundan daha büyük bir dram olabilir mi?
Zihnimiz, yüzde doksan sekiz oranında, kendi irademiz dışında kalan etkenler tarafından şekillendirilir. Buna “Külli İrade” diyoruz. Ama geriye kalan yüzde iki, mekan ve zamanın dehşete düşüren devasa varlığının sistemiyle kıyaslandığında yine de oldukça hatırı sayılır bir orandır ki bizler buna “Cüzi İrade” adını verdik. Sonuçta anne-babalarımızla beraber tüm ailemiz, komşularımız, kavmimiz, coğrafyamız, medyamız, siyasi ve sosyal rol dağıtan toplumsal sistemlerimizin kurguladığı eğitim sistemimiz (devlet)... zihnimizin kurgulanması sürecine müdahil olmaktadırlar.
İşte “İnsanın Dört Zindanı” düşüncesi, insan özgürlüğünün bilinenden çok daha sınırlı olduğu kanısının yansımasıdır. Buna göre insan özgürlüğü, iklim, ölüm, beslenme… gibi zorunlu etkenlerle sınırlayan birinci zindan “Tabiat Zindanı”, geçmişin yükü, atalarının düşünceleri ile oluşturulmuş ikinci zindan “Tarih Zindanı”, içinde bulunduğu toplumun rollerini ve kimliğini oynamasını sağlayan üçüncü zindan “Toplum Zindanı” ve ego, kibir, korku, bencillik gibi hastalıklar doğuran dördüncü zindan “Nefs (Benlik) Zindanı” ile her halükarda esir alınmıştır. İnsan, zihnini köle eden ilk üç zindanının duvarlarını yıkabilir ama kendi kendisiyle savaşmasını, kendi kendisini yenmesini gerektirdiği için dördüncü zindanı (Ben zindanını) yıkmakta zorlanır diye tarif edilir. Oysa kendini inşa edeceği yer de orasıdır.
Şahsen, beşinci zindanın yani “Dil Zindanı”nın unutulduğunu düşünüyorum. Dil Zindanı'nın taştan daha sert briketleri kavramlardır ve bu zindanda eğitim aracılığı ile zihnimizde karanlık zindanlar içinde zindanlar inşa edilmektedir. Bakarsak çağımızda en büyük köleliğin, anlamı yapılandırılmış ve özenle seçilmiş kavramların öğretildiği eğitim sistemiyle zihinlerine prangalar, zincirler vurulan çocuklarımızın köleliği olduğunu göreceğiz. Bu eğitim sisteminin getirdiği çılgınlık içinde, daha az eğitimli diye gördüğümüz atalarımız kadar özgür olmayı başaramayacağız gibi görünüyor.
Yine de bütün zindan duvarları aşılabilirdir. Hem içinde doğduğumuz hem de içimizde olan “Benlik Zindanı’nı” imanî tezkiyeyle, “Tabiat zindanı”nı teknik bilimle, insanın insan için programladığı “Tarih, Toplum ve Dil zindanları”nı da ahlaki bilinçle aşabiliriz. Yani köle eğitimin zindanlarını özgür eğitimin direnişiyle yıkabiliriz.
Ama kölelerin, köle yetiştirme programına çevrilmiş bir eğitimle, kazanılacak herhangi bir insani özgürlük yoktur. Aileler artık korkunç bir yanılgıyla sadece akademik başarıya odaklanıyorlar. Kurtuluşu salt bilimle donatılmış zihinde sanıyorlar. Oysa özgürlük; ancak ahlâkın, iradenin, duygusal (sevgi) ve duyusal (sanatsal) eğilimlerle oluşacak kendini aşma çabasının biçimlendireceği eğitimle mümkündür. Çözüm önerisi olan tek inanç da dindir. Yani özgürlüğümüzün alternatifsiz tek yolu, dini-manevi eğitimi, eğitimin merkezine almaktan geçmektedir.
Bugün eğitim nedir sorusuna, “İnsanın bilgi, beceri, tutum ve değerlerini kasıtlı ve istendik yönde değiştirme veya geliştirme süreci” tanımıyla cevap veriliyor. Ama cevap, soruyu bitirecek netlikte değildir. Çünkü bu tanıma soracağımız daha çok soru var. Burada anahtar kelime “istendik” kelimesidir. Çünkü sonuçta ulaşılmak istenen değişim ve gelişimin anahtarı “istendik yönün” kapısına takılmıştır. İşte bu istendik fiilinin muğlak bırakılmış faili, yani “isteyenler” kim oluyorlar? Onların “istendik yönü” neden bizim çocuklarımızın hayatına şekil veriyor? Bu yetkiyi kimden ve hangi hakla alıyorlar?
Bir anlam dünyası oluşturmadan, çocuklarımızı sadece birer kobay faresi gibi gören egemen güçlerin, egemen kültürü dayatarak, kendi çıkarlarına (zihniyetleri genelde çıkarlarıyla ilişkilidir) hizmet edecek itaatkar köleler yetiştirme oyunu, istendik davranış kazandıran eğitim-öğretim olarak sunulamaz. İnsanlarımız rekabetçi, tüketici, ötekileştirici şekilde eğitilmekte ve bu da ayrışmalarına neden olmaktadır. Kendisi dışında kalan insanları sevmek yerine rakip gören zihniyetin oluşturulduğu yerde de elbette Kahramanmaraş olayı gerçekleşir.
Bugün “istendik davranış” olarak sunulan maneviyattan arındırılmış değerlerin, çocuklarımızı mekanik bir nesneye dönüştürdüğünün canlı şahitleri oluyoruz.
İnsanın doğal fıtratından uzak eğitimle, insanı fıtratından uzaklaştırmanın bilimini bile yazdılar (Behaviorism=Davranışçılık). Eğitim sistemine sahip olanların, istendik türde insana da sahip olacağı yönünde tezler oluşturdular. John B. Watson (1878-1958):
“Bana bir düzine sağlıklı, düzgün vücutlu bebek verin ve onları büyüteceğim kendi belirlediğim dünyayı sağlayın; aralarından rastgele seçtiğim herhangi birini yeteneklerine, eğilimlerine, mesleki yatkınlıklarına, ırkına ve atalarının özelliklerine bakmaksızın, seçtiğim herhangi bir uzman türüne –doktor, avukat, sanatçı, tüccar, hatta dilenci ve hırsız– dönüştüreceğimi garanti ederim.” diyordu. (John B. Watson, Behaviorism)
Dediklerini yaptılar. Yeteneklerine, eğilimlerine göre iyi eğitilmiş doktorlar, avukatlar, öğretmenler yetiştirdiler. Yetiştirdiler ama onları fıtrattan kopardılar ve fıtratın yerine hırsız, (iyiliği emreden kurallar aptallar içindir, başarı için her yol mübahtır zihniyeti), çıkarcı (ne işe yarar, bundan ne kazanırım zihniyeti), onursuz yalancı (doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar zihniyeti), yalaka (köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin zihniyeti), kayıtsız ve duyarsız (bana ne, bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyeti), acımasız (merhamet zayıflar içindir; acıma, acınacak hale gelirsin zihniyeti)... gibi hastalıklı zihniyetler geliştirdiler. Eğitim sistemimizin çıktıları bize “eğitimle gelecek gelişim bu idiyse o gelişim kalsın!) dedirtmiyor mu?
Fıtrattan kopuşun ayrıştırıcılığını fark eden ilk düşünürlerden olan Konfüçyüs (mö:551-mö:479), “İnsanlar doğuştan birbirine yakındır, ancak sonradan edindikleri alışkanlıklar (eğitim ve çevre) onları birbirinden uzaklaştırır" demişti. (Konfüçyüs, Analektler, 17.2)
Konfüçyüs’ün bakış açısı muhtemelen tanıdık gelmiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz de: "Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar." (Buhârî, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Sünne 17) diye buyurmuşlardır.
İnsan fıtratı iyi üzere doğar. Burada eğitimin insanı fıtratından koparmaması gerektiği üzerinde kapsamlı öneri sunanın sadece dini-manevi eğitim olduğu vurgusunun altını tekrar çizelim. Yoksa anne-babasını huzur evlerine hapsedip unutan hayırsız, hastalarının hayatına karşı merhametsiz, erdemlerden nasip almamış karaktersiz birçok doktor yetiştirmenin, toplumun gelişimine ne tür bir faydası olacak ki?
Eğitim kurumlarının aslında eğitmediği aksine eğitime köstek olduğu konusuna da biraz değinmek lazım. Bu eleştiriyi ifade edenlerden biri olan Grant Allen (1848-1899), "Eğitimin okul yüzünden kesintiye uğraması ne büyük talihsizlik!" (Post-Prandial Philosophy (1894) demiştir.
Yine benzer fikri George Bernard Shaw (1856–1950) daha detaylı şekilde şöyle ifade etmiştir:
"Genel olarak bakıldığında, yeryüzünde masum insanlar için okul kadar korkunç bir yer yoktur. Her şeyden önce okul bir hapishanedir. Ancak bazı açılardan hapishaneden daha acımasızdır. Örneğin bir hapishanede, gardiyanlar veya hapishane müdürü tarafından yazılmış kitapları okumaya zorlanmazsınız…. Hapishanede vücudunuza işkence edebilirler ama beyninize işkence etmezler." (George Bernard Shaw, Misalliance (Uyumsuzluk)
Elbette okulsuz toplum savunusu yapmıyoruz. Bunun için daha erken. Ama fıtratla uyumsuz yapılandırılmış eğitimimizin, eğitimsizlikten daha kötü çıktıları olduğunun da artık farkına varmalıyız.