“And olsun ki biz, Âdemoğullarını üstün bir şeref ve izzete mazhar kıldık, onlara karada ve denizde yüklerini taşıyacak vasıtalar lütfettik, kendilerine güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.” (İsra - 70)
“Sonra onu, (küfre varınca) aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tin – 5)
Hilkat gereği mahlûkların çoğundan üstün yaratılıp “eşref-i mahlûkat” sıfatıyla şereflenen insanın aşağıların aşağısına dönüşümü arasındaki ince çizginin adıdır imtihan. Zaten yaradılışımızın sırrı da burada yatıyor. Sosyal hayattaki bütün imtihanlar sıfırdan başlarken buradaki imtihanın artıdan başlaması da Yaratıcı’nın merhametinden olsa gerek. Yaradılış itibariyle en üstlerde yaratılan insanın en aşağılara doğru inmesi bir tercih sonucunda meydana gelir. Yaratan istediği zaman tahterevalliye koyup iniş çıkış yapmasını dilememiş, sıfırdan da başlatmamış, yarattığı ilk anda en yükseklerden başlatmış ve Cennet’ine koymuş. Bir anlamda koruyup kollamış, en güzel nimetlerle nimetlendirmiş ve uyarısını yapmış. Ancak nisyanla malul insanoğlu malum durumu ve sonrası malum olaylar… Şeytan’ın isyanı, Hz. Âdem’in aldatılması, yasak meyve, sürgün ve dünya serencamı… Her birisi film şeridinin bir karesi gibi geçiverir gözlerimizin önünden.
Dünya sürgününe başlayan Hz. Âdem ve Hz. Havva burada da yalnız bırakılmamış. Allah’ın merhameti burada da kendisini göstermiş. Cezaya karşı tevbe kapısı açılmış. Yani kovulmanın bir de dönüş kapısı olacaktı. Hz. Adem ve Havva annemiz, bu yeni yerde de yalnız bırakılmamışlar. Deistlerin dediğinin aksine “Allah insanı yaratıp kenara çekilmemiş” yeryüzündeki sürgün hayatlarında nasıl yaşayacaklarıyla ilgili suhuflar gönderilmiş. Bir yaşantının düzenini gösteren yasalar… Adeta “dünyayı tanıma ve anlama kılavuzu” olan belgeler…. Suhuflar, kitaplar, peygamberler… Dünya okyanusunda yol alan insanoğlu ne zaman rotasından sapmışsa Allah da uyarıcı elçiler göndermiş, rotayı hatırlatmış ve uyulmaması durumunda uğrayacağı felaketleri elçiler vasıtasıyla anlatmış, uyulmadığında felaketi göstermiş, yeni nesle bir önceki nesillerin yaşadığı felaketler ibret alınması için anlatılmış ve tarih ilmi bu şekilde ortaya çıkmış. Ya bilimin “aynı olay, aynı şartlarda aynı sonucu doğurur” temel yasası? Allah’tan gelen uyarıyı dikkate alanlar olmuş, ahiret yolculuğu için azık yapmış; uymayanlar helak olmuş, gazaba uğramış. Uyanlar, merhamet duygularıyla tüm insanları imana çağırmış, uymayanlar da var güçleriyle tuğyan ateşini harlamışlar.
İnsanoğlunun dünya serüveninin en sorunlu kısmı, belki de esfeli’s-safilin derecesinin sebebi, insanın gelen ilahi emirlere kısmen uymaması değil, İlahlık taslayıp tuğyandaki pervasız tutumu olmuştur. Her dönem aynı tepkiyi göstermemiş insanoğlu ve helak olan her topluluk aynı biçimde helak olmamıştır zaten. Bazen Allah’ı ve yasaları olduğu gibi reddedip karşı duruş sergilemiş Nemrut adıyla mücessem olmuş, bazen ilahlık taslamış ve Nil’in dalgalarına kapılınca “Elhak inandım ki, İsrâiloğulları’nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O’na teslim edenlerden biriyim.” diyerek secdeye kapanmış ve kabul olmayan iman anlamına gelen “Firavun imanı” deyiminin dimağlarımıza yerleşmesini sağlamış. Bazen de gelen kitabı kendi heva ve heveslerine göre çarpıtarak aşağılık maymunlara dönüşen Siyonist olarak günümüze kadar gelmiştir.
Bütün bunlardan farklı olarak kimi zaman da kendi zekâsına güvenen narsist ruhlu insanlar peyda olmuş, kendi zaviyelerinden dünyaya yön vermeye kalkışmışlar; beşeri ideolojiler, doktrinler meydana getirmişler. Manadan arınan insanı maddeden ibaret sayan bu zihniyetlerin farkına varamadıkları hakikat ise manadan arınan insanın et, kemik, kan ve irinden meydana gelen hayvanların derecesine indirildiği; yarın diye hesabı olan insanın yarının kaygısından dolayı hayvanlardan daha şiddetli olacağıydı. Manayı ortadan kaldırınca ortada kalan bir kütleden ibaret. Ruh, iman ve irfan yönü noksan insanın ayı, kurt ve domuzdan ne farkı kalır? Bir de aklın Şeytani yönden kullanımını ekledik mi geriye, domuz ve çakaldan aşağı bir yaratık kalır. Yani büyük kitabın ifadesiyle “esfeli’s-safilin”.
Dünyadaki eğitim sistemlerine baktığımızda yukarıda saydığımız bütün özelliklerin varlığını müşahede etmekteyiz. İnsanı yeryüzünde yalnız bırakmayan, insan ilişkilerinden, doğaya ve diğer canlılara karşı nasıl davranması gerektiğine kadar her türlü detayı peygamberler aracılığıyla insanlara iletildiği halde kibirlenen ve azgınlaşan insan; Allah’la arasına set çekmiş, Allah’ın insana biçtiği libası beğenmemiş ve nakıs beyniyle ilahlık davasında bulunarak beşeri ideolojiler vücuda getirmiş. Bazen adı Sosyalizm olmuş, çekici sloganlarla insanları bir yere toplamış, insanı devlete köle olmayı kutsal bir vazife bellerken dünya sürgününde insanlara ikinci bir Cehennem’i yaşatmış. Bazen adı faşizm olmuş, en ideal insan soyunun nesebi olduğunu iddia etmiş, daha da ileri giderek indirilen kitabı tahrif edip kendi fikri hastalıklarını ilahi mesaj olarak pazarlamış ve yaptığı her türlü rezalete manevi bir zırh giydiren Siyonist olarak insanlığın başına bir bela olmuş. Bütün bunların demode olduğunu fark eden küresel güçler, yeni neslin beynini iğdiş etmek için yeni kavramlar, yeni fikir akımları meydana getirmekten geri durmamışlar ve durmayacaklar.
Günümüz fikir akımlarının çoğu küresel güç olarak tanımlanan aynı odaklar tarafından meydana getirilmektedir. Oyun bağımlılığı, yalnızlaşma, gamsızlık, isyan, hazcılık, hiçlik gibi kavramlarla vasıflandırılan bu yeni gençliğin ortak noktası aynı kaynaktan besleniyor olmalarıdır. Maneviyat ile bağları koparılmış, Allah ile aralarına set çekilmiş, bilmedikleri geçmişe düşman olmayı marifet sayan bu yeni neslin fikir babaları açıkça görünmese de misyoner olarak iş gören sosyal medya fenomenleridir. Her türlü mesajlarını direkt veya endirekt olarak bunlar vasıtasıyla aktarıyorlar. Sosyal medya fenomenleri adeta kutsal bir davanın misyonerleri gibi çalışıyorlar. Gençler ne yazık ki bunlar tarafından yemleniyorlar ancak yemlendiklerinin farkında değiller. Güdülüyorlar, çobanlarından haberleri yok. Necasete bulanıyorlar, burunları koku alma melekesini kaybetmiş. En önemlisi de acınası hallerinin farkında olmadıkları gibi “Z kuşağı” yaftasıyla şişirilen bir balon gibi rüzgârın önüne savrulmuşlar.
Hz. Âdem’den günümüze kadar her dönemde kuşaklar arası anlaşmazlıklar, ayrılıklar hatta çatışmalar olmuştur. Yaş farkının yarattığı bakış açısındaki değişim bile başlı başına kuşaklar arası farklılığın sebebi sayılır. Farklılık bakışlardaki değişim kaynaklıdır. Seksen yaşına gelmiş birinin yirmili yaşlardaki bakış ve tutumuna sahip olması beklenmez. Her dönemde farklılıklar ile birlikte gençliğin etkilendiği idealler vardı. Ancak günümüzde gençliği korkunç bir gelecek bekliyor. Korkunç olan gençliğin gamsızlığı, yalnızlığı değil, korkunç olan hazcılığı veya hiçliği benimsemesi de değil. Belki bunların her biri ürkütücü gelebilir, size ancak asıl korkunç olan şımartılıp yüceltilen bu neslin bir yerde kullanılmak üzere kurşun asker olarak pusuda bekletilmesidir.
Kahramanmaraş’ta hayatlarını kaybedenlerin mekânı Cennet olsun.