Kuran-ı Kerim’de ‘arz’ kavramı coğrafi bir mekân olarak kullanılırken ‘dünya’ kavramı ise dini ve ahlaki bir terim olarak kullanılmıştır. Yani Kuran’da yeryüzü ile ilgili ayetleri arz kelimesiyle ifade edilirken, yeryüzünde bulunan ahlaki durumlar için ise dünya kavramı kullanılmıştır.
Dünya sözlükte edna kökünden “en yakın” anlamını ifade ederken; ahiret ise sözlükte ahir kökünden “sonraki hayat, en son hayat” anlamını ifade etmektedir. Her iki hayat stili de Kur’an ve Sünnet’te genellikle birlikte kullanılmış ve dünya hayatının geçiciliği vurgulanırken ahiret hayatının üstünlüğü öne çıkarılmıştır. Ancak dünya hayatı tamamen kötülenmemekte ve ayeti kerimenin ifadesiyle “Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver” (Bakara, 201) diye dua edilerek dünya hayatı ahiret hayatı için bir sınav yeri veya bir köprü vazifesi olarak nitelendirilmiştir.
Beşerî dinlerin aksine ilahî dinlerin hepsinde dünya hayatı ile birlikte bir ahiret inancı mevcuttur. Ruh ve beden ikilisine inanış, cennet-cehennem vb. gibi gaybî meselelere inanışta mevcuttur. İslam’da da dünya ve ahiret ikilemi genelde bir kıyaslama ölçütünde kullanılsa da aslında bu iki hayat tek bir bütünlüğü oluşturmaktadır. Çünkü dünya hayatında gerçekleştirilen eylemler insanın kimliğini ve varlığını oluşturmakta ve bu kimlik ve varlık durumuna paralel olarak, insanın ahiret hayatında yaşayacağı hayatın nitelikleri inşa edilmektedir. Dolayısıyla birini diğerinden bağımsız düşünemeyeceğimiz bir hayat gerçekliği ile karşılaşırız ki, bu insanın yaşayacağı dünya ve ahiret hayatlarının bir bütün olduğunu ortaya koymaktadır. Yani ölüm dediğimiz şey bir hayatı sonlandırıp yeni bir hayatı oluşturan olgu olduğu gibi bununla birlikte bizler ölümü; hayat boyutunu genişleten bir kapı olarak da değerlendirebiliriz.
İnsanoğlu hayata gözlerini ilk olarak dünya hayatında açar akabinde burada geçirdiği varoluş süreci, kulluk vazifesi ve imtihan boyutu onun ahiret hayatını tayin eder. Yani insanın tüm hayatı boyunca en etkili, en önemli safha dünya hayatıdır. Çünkü burada geçirilen ömür sonsuz/ebedi bir hayatın belirleyicisidir. Dolayısıyla dünya hayatı asıl iken ahiret hayatı sonuçtur.
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (Enam 32). Bu ayette eleştirilen, oyun ve eğlenceden ibaret görülen dünyanın kendisi değil, insanların orada yaptıkları eylemlerdir. İnkârcıların fiilleri birer oyun ve eğlencedir, dünyanın bizatihi kendisi değil. Zira, suçu işleyen kimse suçlu ve kirlidir, günahkardır, suç mahalli suçlu ve kirli değildir.
Kafirler insan hayatını sadece dünya hayatına indirgeyen kimselerdirler. Onlar dünya hayatını her türlü haz ve hızın peşinde heba ederler. Birçok ahlaki erdemin tadına varamadan nasipsiz bir şekilde hayvani bir yaşam sürerler. Ancak Müslüman bir kimse ise “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 56) ayeti kerimesince kulluk görevinin farkında olur ve kendisine verilen sayısızca nimete karşılık bir şükrü ifade etmeyi bilir ki şükrün en güzel ifadesi kulluktur/ibadettir.
Hayatı anlamlı kılan şey hayat sahibi nefsin bilinç ve idrak içerisinde gerçekleştirdiği eylemlerdir. Bu eylemler olmaksızın hayatı düşünmek mümkün değildir. O halde hayat dediğimiz gerçekliğin özünü oluşturan unsur, insanın gerçekleştirdiği bilinçli eylemlerdir. Dolayısıyla insanın dünya hayatındaki eylemleri hayır ve şer olarak iki kısma ayrılmaktadır. Dünya hayatında iman ve salih amellerle şekillenen benlik, ahirette de buna uygun bir varoluş sürdürecektir. Aynı şekilde, dünyada şerle beslenen nefis, ölümden sonra da bu amellere uygun bir bilinç ve idrak içinde olacaktır. Dolayısıyla dünya ve ahiret, birbirinden bağımsız iki ayrı cevher değil; aksine tek bir hayatın ayrılmaz, biri diğerine bağlı iki aşaması olarak görülmelidir.
Cahiliye dönemindeki Arapların çoğu Allah’ın varlığını kabul etmekle birlikte, âhirete iman etmiyor ve hayatı yalnızca dünya ile sınırlı görüyordu. Onlar, “Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur; ölürüz, yaşarız, bizi yok eden ise zamandır.” (Câsiye, 24) diyerek aslında bilgiye dayanmayan bir iddiada bulunuyorlardı.
Ahireti reddeden ve zamanı merkez alan bu anlayış, hayatı tek boyutlu ve yalnızca dünya ile sınırlı bir şekilde algılamalarına yol açtı. Bu nedenle parçalı bir hayat tasavvurunun en belirgin örneklerini ortaya koydular. Her şeyin dünyada gerçekleştiğini düşündükleri için güç ve servet odaklı bir yaşam biçimi geliştirdiler. Ahiret inancından yoksun olduklarından sorgulanacak bir hayatın bulunmadığını varsaydılar; bu da sorumluluk bilincini zayıflattı ve gösteriş, tüketim ile güç merkezli bir yaşam anlayışını besledi. Ölümü yok oluşun başlangıcı olarak kabul eden bu bakış açısı, huzursuzluk ve karamsarlıkla dolu bir hayatı beraberinde getirdi. Dünya nimetlerine aşırı düşkünlük, fakir ve zayıfın gözetilmemesi, zulmün meşrulaşması ve gücün kutsallaştırılması sonucunda güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzen ortaya çıktı. Bugün bile hala bu düzene sahip bir dünya hayatı içerisinde yaşamaktayız ne yazık ki.
Üç sahabî, Hz. Peygamberin zevcelerine gelerek, Hz. Peygamberin ne kadar ibadet ettiğini sormuşlar, kendilerine haber verildiğinde: Allah onun gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladığı halde O böyle ibadet ediyor, diyerek, kendi ibadetlerini küçümseyip az görmüşlerdir. İçlerinden birisi, artık her gece namaz kılacağını, diğeri ömür boyu oruç tutacağını, bir diğeri de kadınlardan uzak duracağını ve hiç evlenmeyeceğini söylemiştir. Bu olayın Hz. Peygambere ulaşması üzerine, Hz. Peygamber; “Ben aranızda en fazla takva sahibi olduğum halde, bazen oruç tutar bazen tutmam, bazen uyur bazen namaz kılarım ve kadınlarla evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” (Buharî, Nikah, 8) diye karşılık vermiştir. Burada hayatı yanlış anlayan sahabiler, dünya ve ahiret ayrımı yaparak, dünyayı terk etmek, ona sırt dönmek dolayısıyla ahirete yaklaşmak istemişlerdir. Ancak Hz. Peygamber hayatın toplum içinde yaşanması gerektiğini ve ahireti inşa edecek olan doğru hayat tarzının kendisinin sünneti olduğunu belirtmiştir. Böylece bir nevi ruhbanlık olan, dünyadan uzaklaşıp tamamen ibadetlere yönelerek ahireti kazanma şeklindeki parçalanmış hayat anlayışını reddetmiştir.
Burada vurgulamak istediğimiz, dünya ile ahiretin birbirinden kopuk iki ayrı alan değil; aksine bölünmez bir bütünün ardışık evreleri olduğudur. Dünya, ahiretin tarlasıdır; burada ekilen her şey, orada karşılığını bulacaktır. Ancak bu iki hayat eşdeğer değildir. Dünya geçici, ahiret ise kalıcı ve ebedîdir. Asıl olan, ebedî hayata hazırlık yapmaktır. Bu yaklaşım, ruhbanlık ya da mistik bir dünyadan uzaklaşma anlayışı değildir. Bilakis dünyadan kopmadan, nimetlerinden ölçülü şekilde faydalanarak ve israfa kaçmadan gerçek hayata hazırlanmayı ifade eder. Dünyadan yararlanırken onu nihai amaç hâline getirmemek, hayatı yalnızca dünya ile sınırlı görmemek gerekir. Dünya ve ahiretin bir bütün olduğu, birbirini tamamladığı bilinciyle hareket etmek esastır. Nitekim Kur’an’da, “Biz göğü, yeri ve bunlar arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.” (Enbiyâ, 16) buyurulmuş; Hz. Peygamber de “Akıllı kişi, kendini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kişidir.” (İbn Mâce, Zühd, 31) diyerek bu gerçeği hatırlatmıştır.