İçeriyi temiz tutmak için dışarıdan gelebilecek kir, pas, toz, duman, kötü kokulara karşı kapı ve pencereleri kapalı tutmak gerekir. Çünkü dışarıdan kirli müdahale olmazsa temiz bir şekilde inşa edilmiş olan iç kısım kolay kolay kirlenmez.
Allah (Celle Celaluhu) insanı temiz olarak yaratmış. Fiziki organlar gibi insandaki manevi organlar da yaratılırken kirli değil, tertemizdir. Sıfır kilometre bir araç, yeni imal edilmiş bir ev aleti vs. gibi hiç kullanılmadığı için doğal olarak temizdirler. Doğru bir şekilde kullanılırsa doğal halini korur ve insan hayatına kolaylık katar, yanlış bir şekilde kullanılırsa doğal halinden uzaklaşır ve insan hayatı için problem kaynağına dönüşür.
Fiziki organlar gibi insandaki manevi özellikler de temiz yaratılmış boş kutucuklara benzerler. Kalp, ruh, nefis, arzu, istek, sevmek, sevmemek, zihin, akıl, idrak, anlamak, anlayış vs. özellikler gibi. Bunların doldurulmasını Yüce Allah insanın iradesine bırakmıştır. İstediğiniz şekilde ve istediğiniz malzemelerle bunları doldurabilirsiniz. Ama aynı zamanda Allah (Subhanehu ve Teala) ne ile ve ne şekilde doldurmamız gerektiğini de vahiy yoluyla bize bildirmiştir. Ne yapmamız gerektiğini emretmiş ama aynı zamanda bizi özgür irademizle serbest bırakmıştır. Emir ve yasaklarının hikmetlerini bize izah etmiş ama icbar yoluyla ve zor kullanarak emirlerini bize dayatmamıştır.
Allah (Subhanehu ve Teala), manevi organların temizliğini ve faydalanılır bir şekilde kullanılmasının doğal yollarla sağlanabileceğini bildirmiştir. Yani kişiliği oluşturan özellikleri korumak için olağanüstü tedbirlere başvurmak gibi bir zorluk çıkarmamıştır. Tertemiz olarak inşa edilmiş bir iç mekânın temiz olarak kalması için akla gelen ilk işlem ise dışarıdan gelebilecek kirletici nesnelerden onu korumaktır. Yani menfezlerini zamanında açıp kapatmak, rastgele açmamak, fırtınalı ve puslu havalarda sıkıca kapatmak vs. tedbirler en doğal ve sağlam koruma yoludur.
Konumuz olan kalbin temizliğine gelelim. İki çeşit kalp vardır: Biri; tıp ilminin muhatap aldığı fiziki kalptir ki gözle görülür ve elle tutulur bir organdır. Diğeri de İlahi hitabın muhatabı olan anlama ve idrak etme organı olan gözle görülmeyen ancak güçlü bir şekilde hissedilen manevi bir organdır. Bir ev, bir araba, bir bina için kapı ve pencereler ne ise bir insan vücudu için ağız, dil, göz ve kulaklar da odur. Manevi organların en önemlisi ve hayat kaynağı olan kalbin sağ, diri ve dinç kalması için bu fiziki organların yerinde kullanılması, haram eylemlerde kullanılmaması, yasaklanmış davranışlara yaklaştırılmaması gerekir. Aksi takdirde bu kalp ölür ya da hasta olur. “Onların kalbi vardır ancak anlamazlar” (A’raf: 179) ayeti ölü olan kalbi anlatıyor. Dilimizdeki “sen ne kadar da kalpsizsin” ya da “kalpsiz insanlar” gibi yakıştırmalar da hastalıklı ya da ölü olan manevi kalbi tarif eden ifadelerdir.
Kalp durup dururken hastalanmaz ve ölmez. Onun hastalanmasına ve ölmesine sebep olan fiziki organların günahlara dalması ve gaflet içerisinde kullanılmasıdır. Bu organların başında da dil gelmektedir. Gerekli gereksiz akla her geleni söylemek, çok konuşmak, gıybet ve dedikodu yapmak ve bu şekilde nefsi okşamak dile musallat olan en kötü afetlerdendirler. Allah, yerli yersiz kullanalım diye hiçbir organı yaratmamıştır. Aksi takdirde kişiliği oluşturan manevi özelliklerin hastalanmasına ve bir müddet sonra ölmelerine sebep olurlar. Dilin afetlerde kullanılması sadece dile değil, kalbe ve hatta diğer manevi organlara da büyük zarar verir.
Gıybetin ve dedikodunun Allah katında ne kadar çirkin ve tiksindirici olduğunu Kur’an-ı Kerim bize bir ayetle izah etmektedir. Öyle bir şekilde izah etmektedir ki başka izahata ihtiyaç bırakmamıştır. Üstat Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Kur’ân’ın beyanından sonra beyan olamaz; ihtiyaç da yoktur.”
Peki, ne diyor Kur’an?
Şöyle diyor:
“Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât: 12)
Bu ayette gıybetin çirkinliği ile ilgili, insanın bütün vücut hücrelerinde hissedeceği bir kötüleme ve kınama vardır.
Ayetteki yüklemin soru edatını taşıması, yani “hoşlanır mı” ifadesi ilk önce aklı harekete geçirmek içindir. Aklın üzerinden vücudun bütün duyu organlarına ve hücrelerine keskin bir soru yöneltilmektedir. Yani madem herkes aklını beğeniyor ve akıl dışı, aklın kabul etmediği hiçbir işe girmeyeceğini iddia ediyor o halde böyle bir çirkinliğe ne diyeceksiniz? Yani “hani akıllıydınız ve aklınızı kullanıyordunuz? Bu çirkin dil de neyin nesi, size ne oluyor peki?” demek istiyor.
Ayet cümlesinin üzerinde kurulu olduğu yüklem sözcüğünün “hoşlanmak”, yani kalbe ve duyguya taalluk eden bir kelime olması ayrı bir inceliğe işaret etmektedir. Yani “kalbiniz ölmüş müdür ki böyle bir çirkinliği işleyebiliyorsunuz? Kalbiniz ölmemişse bir dilin bunu telaffuz etmesine nasıl müsaade edebilir?”
Ayetin özne sözcüğü olan “sizden biri” ifadesi de ayrı bir ince dokunuşa işaret ediyor. Burada bir bütün olarak toplumu uyarma vardır. Medeni, aklı ön plana çıkaran, akıl dışı hareket etmeyi itibara almayan bir toplum böyle bir çirkinliğe mahal vermemelidir. Fert, içinde yaşadığı toplumu temsil eder; mensubu olduğu topluluğun ya övülmesine ya da yerilmesine yol açar. Yani “bu çirkin dil sizden birinin dilidir, yabancı değildir, toplum olarak siz bu dile nasıl rıza gösterirsiniz?”
Ayet cümlesindeki nesne sözcüğünün “kardeşinin etini yemek” ifadesi toplumun insaniyetine yönelik bir dokundurmadır, insaniyeti sorgulamadır. “En vahşi hayvanlar bile hemcinslerinin etini yemekten tiksinirken ve böyle bir şeyi akıllarına bile getirmezken siz insan ve Müslüman topluluğu olarak görülmemiş bir canavarlıkla kardeşinizi dişlerinizle parçalıyorsunuz. Sıla-i rahim nerede kaldı? Vücudunuzun bir parçası olan kardeşinizin manevi şahsiyetini dişlerinizle parçalıyorsunuz. Siz deli misiniz, aklınız hiç mi yoktur ki bir organınızı dişleyip dişleyip parçalıyorsunuz? Bir insanın dişleriyle bir canlıyı parçalaması bir canavarlık, bir insanı parçalaması daha büyük bir canavarlık, kardeşini yani kendisine ait bir organı parçalaması daha büyük bir canavarlık, parçaladığı kardeşinin etini yemesi ise en büyük canavarlıktır.”
Ayetin cümlesindeki kardeşin etini “ölü” olarak nitelendirmesi dokundurmanın ve gıybet dilinin çirkinliğini ifade etmenin en keskin hali ve gıybetin kötülüğünü tasvir etmenin zirvesidir artık. Bu zirve de fıtratı uyandırması ve ona keskin bir şekilde işlenen fiilin çirkinliğini dokundurmasıdır. Kur’an burada fıtratı muhatap alıyor. Çünkü insan fıtratı leş eti yemeyi reddeder.
Evet, afetlerden korunmayan bozulmuş dil fıtratı bozar; bozulmuş fıtrat ise ahsen-i takvim suretinde yaratılmış olan insanı canavarlaştırır. Müslümanı günaha sürükleyen bozulmuş fıtrattır. Fıtratın bozulmasına yol açan da yerli yersiz kullanılan ve afetlere müptela olmuş dildir. Topluma hizmet namına fasık insanların ve toplumu fıska sürüklemek isteyen sözde aydın ve siyasilerin fıtrat ve dillerinin bozuk olduğu gerçeği ancak Kur’an’ın aydınlatmasıyla anlaşılabileceği de bu vesile ile açığa çıkmış oldu.