Her dönemin kendine has zorlukları olmuştur. Günümüzde hayatımızın merkezine yerleşen akıllı cihazlar ise filtresiz bilgilerden kısa videolara, bitmeyen bildirimlerden sürekli değişen içeriklere uzanan bir akışla zihnimizi sürekli meşgul ediyor. Bunun bedelini ise giderek zayıflayan odaklanma becerimiz ve kaybolan zihinsel dinginliğimizle ödüyoruz.
Zihindeki bu tahribat üzerine ortaya atılan dikkat çeken yaklaşımlardan biri literatürde “dijital demans” olarak adlandırılan durum. Alman nörobilimci Manfred Spitzer, 2012 yılında yayımladığı Dijital Demans kitabında, yoğun teknoloji kullanımının özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki muhtemel bilişsel etkilerine dikkat çekmiş; dikkat, öğrenme ve hafıza süreçleri açısından önemli bir uyarıda bulunmuştu. O dönem kimine bir teknoloji karşıtlığı gibi gelen bu görüşler, bugün ekran kullanımı, dikkat, uyku ve öğrenme arasındaki ilişkiler üzerinden yeniden tartışılıyor
Burada öncelikle bir ayrım yapalım; “Dijital demans” ifadesini, tıbbi anlamda demans hastalığıyla eşdeğer bir tanı olarak zikretmiyoruz. Daha ziyade yoğun ve kontrolsüz dijital maruziyetin dikkat, uyku, öğrenme, hafıza ve zihinsel işleyiş üzerindeki olası olumsuz etkilerine işaret eden bir kavram olarak kullanıyoruz.
Altını çizdiğimiz bağlam üzerinden değerlendirecek olursak, meselenin sadece basit bir unutkanlık ve hafıza sorunu değil; zihnin dış kaynaklara bağımlı hâle geldikçe kendi potansiyelini zayıflatması olduğunu ifade edebiliriz. En basit adreste navigasyona, en temel bilgide arama motoruna başvurmak, hafıza ve yön bulma gibi pratik becerilerimizi köreltebiliyor mesela. Tıpkı işlemeyen bir bedende oluşan sıkıntılar gibi zihin de aktive etmediği ve kullanılmadığı ölçüde yetilerini kaybeder; bu durum haliyle zamanla hatırlama kapasitemizi ve zihinsel reflekslerimi zayıflatır.
Aslında burada karşı karşıya olduğumuz durumu, adeta obez bir bedende gördüğümüz tabloya benzetebiliriz: Bir tür “zihinsel obezite.”
Nasıl ki vücut, ihtiyacından fazla ve kalitesiz gıdayı sürekli tüketip bunu aktif bir enerjiye dönüştürmeden hareketsiz kaldığında hantallaşıyor ve hareket kapasitesi zayıflıyorsa; zihin de sürekli maruz kaldığı filtresiz, hızlı ve yüzeysel bilgi girişiyle hantallaşabiliyor.
Burada çok fazla malumata maruz kalan, ancak bunları sindiremeyen bir zihinden bahsediyoruz. Beyin, üzerine yığılan bu abur cubur ve fast food niteliğindeki hazır bilgi yükünü işleyip derinleştiremediğinde; düşünsel eylem kabiliyeti, üretkenliği ve zihinsel derinliği de bundan nasibini alıyor.
Bu zihinsel obezite ve hantallık, hayatımızın diğer alanlarına da doğrudan yansıyor. Mekânsal, anısal ve anlamsal hafızasını yeterince kullanmayan; bilgiyi işleyip anlamlandırmak yerine sürekli hazır bilgiye başvuran zihin, bir süre sonra derin odaklanma gerektiren işlerde de âdeta error verebiliyor.
Toplumda giderek yaygınlaşan uzun metinlere, derslere ve sohbetlere tahammülsüzlük en somut belirtilerden bir tanesi…
Sosyal medyadaki saniyelik ve renkli içerikler, zihni hızlı haz döngüsüne alıştırıyor. Haz ve hız döngüsüyle deveran ediyor bu sistem.
Bu durum, özellikle ekran süresi uzayan kişilerde uzun süreli dikkat gerektiren işlere karşı tahammülün azalmasına neden olabiliyor. Bir makaleyi veya kitabı sonuna kadar okumak yerine özetlere, hatta özetin özetine yönelir hâle geliyoruz. Normal bir sohbetin, bir seminerin sadece birkaç cümlesiyle yetiniliyor. Daha doğrusu, ancak birkaç cümlesine tahammül edilebiliyor.
Çünkü zihnimiz artık yalnızca bilgi istemiyor; hızlı bilgi istiyor.
Ve giderek daha fazla, düşünmenin kendisinden ziyade düşünmenin sonucuna ulaşmak istiyor. Süreçsiz bir sonuç talebi yani.
Böylesi dijital alışkanlıklar çocukluk döneminde başladığında ise tablonun çok daha kaygı verici bir hâl aldığı su götürmez bir gerçek. Günümüzde ekran kullanma yaşının bebeklik dönemlerine kadar indiği düşünüldüğünde, erken yaşta yoğun ekran maruziyetinin çocukların dil gelişimi, sosyal etkileşimi, oyun becerileri ve davranış düzenleme süreçleri üzerindeki olası etkilerinin daha ciddi sonuçlara götüreceğini öngörmek zor olmasa gerek.
Anlık ve hızlı hazlara alışan çocuk zihni için gerçek hayatın doğal ve yavaş akışı “çekilmez bir yük” olarak algılanabilir mesela…
Arkadaşıyla oynarken, sıranın kendisine gelmesini beklerken bile çabuk sıkılan, bunalan ve sabırsızlaşan, tahammülsüz çocukların sayısı gün geçtikçe artıyor…
Oysa çocukluk yalnızca eğlenme çağı değil; beklemeyi, sıkılmayı, üretmeyi, hayal etmeyi, paylaşmayı ve haz ertelemeyi öğrenme çağıdır.
Çocuğun her sıkıldığı anda ekranla buluşturulması, sıkılmanın da hayatın doğal bir parçası olduğunu deneyimine ket vuruyor.
Elbette bu durumun olumsuz etkileri okullara, eğitim alanlarına ve sosyal hayata da doğrudan yansıyor.
Aynı yoğun dijital maruziyet, yetişkinlerde ve gençlerde de dikkatini sürdürme, bilgiyi alma, anlama, işleme, analiz etme ve elbette kaydetme gibi süreçlerde zorlanmalarla kendisini gösterebiliyor.
Mesela geçmişte öğretmenlerimiz dersten kopan bir öğrenciye, “En son nerede kaldım, ne anlatıyordum?” diye sorduğunda, anlatılanı takip edemeyen ve derse yeniden adapte olmakta zorlanan öğrencilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
Bugün ise anlatılanı aktif dinleyebilen, kavramlar arasında bağ kurabilen ve derin odaklanmayı sürdürebilen yetişkinlerin, gençlerin ve çocukların sayısının giderek azaldığını kaygıyla gözlemler olduk.
Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da ekran kullanımının dikkat sorunlarıyla ilişkisi…
Özellikle yoğun ekran maruziyeti, yetersiz uyku ve sürekli değişen uyaranlar çocukların dikkat süreçlerini olumsuz etkileyebilir ve zaman zaman DEHB belirtilerine benzeyen bir görünüm oluşturabilir. Ancak özellikle belirtmek gerekir ki, bu tek başına DEHB anlamına gelmez.
Örneğin uykusunu alamayan ve güne yorgun başlayan bir çocuk, sınıfta dersine odaklanmakta kesinlikle zorlanır. Odaklanamadıkça sıkılır, zihni yorulduğunda ise daha kolay bir kaçış alanı olan ekranlara yönelir.
Böylece kırılması güç bir kısır döngü oluşur.
Ekran Kullanımı → Kalitesiz Uyku ve Yorgunluk → Odaklanma Sorunu ve Gerginlik → Daha Çok Ekran
Üstelik bu kısır döngü yalnızca çocukları değil, benzer alışkanlıklara sahip yetişkinlerin günlük yaşamını ve verimliliğini de olumsuz etkileyebilir.
Peki bütün bunlar karşısında ne yapacağız?
Teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmak elbette gerçekçi bir çözüm değil. Kaldı ki bu, hakikat reçetesiyle de bağdaşmaz. Çözüm teknolojiyle savaşmak da değil; bilakis teknolojiyle kurduğumuz ilişkiyi yeniden düzenleyebilmektedir.
Tam da burada Kur’an’ın insanın zihinsel ve ruhsal hayatına dair ortaya koyduğu bakış bize önemli bir imkân sunuyor.
Rabb’imiz insanı akleden ve tefekkür eden bir varlık olarak yarattı. Kur’an-ı Kerim berrak, temiz düşünmeye, ibret almaya ve kalbi diri tutmaya çağırırken, zihinsel karmaşaya, gaflete ve düşünmeden yaşamaya karşı da bizi uyarıyor.
Dolayısıyla içinde bulunduğumuz bilgi ve hız çağında teknoloji bir amaç değil, ancak bir araç olmalıdır.
Sürekli uyarılmanın, bilgi, içerik ve adeta veri vakumlamanın meydana getirdiği zihinsel telaş, karmaşa, gürültü; kalbin ve zihnin aradığı kaliteli sükûtu, sekîneyi adeta yok ediyor. Oysa düşünceyi arındıran ve anlamlandıran tefekkür, ancak zihnen yavaşlamakla ve durulabilmekle mümkündür.
Bu noktada tefakkuh, teakkul, tezekkür ve tedebbür gibi Kur’anî düşünme biçimlerini önemine binaen özellikle hatırlatmak isteriz. Bunlar, zihni hazır ve yüzeysel bilgi tüketiminden çıkarıp aktif düşünmeye, anlamlandırmaya, hatırlamaya ve derinlemesine değerlendirmeye yönelten güçlü zihinsel pratikler olarak değerlendirilebilir.
Dijital dünyanın sunduğu hazır, hızlı ve yüzeysel bilgi tüketimi, ne yazık ki zihnimizi pasif bir tüketiciye dönüştürüyor. Buna karşılık akıl yürütme (teakkul), bilginin özüne inme ve ayırt etme (tefakkuh), hafızayı zorlayarak hatırlama ve bilgiyi yeniden çağırma (tezekkür), bir meselenin sonuçlarını ve akıbetini derinlemesine düşünme (tedebbür); zihni bu pasiflikten çıkarıp aktif ve selametli bir düşünme alanına taşıyabilir.
Nasıl ki işleyen demir pas tutmazsa, zihni sürekli çalıştıran, zorlayan ve derinleştiren bu tür düşünme ve tefekkür pratikleri de zihinsel canlılığın korunmasına katkı sağlayabilir.
Bunun yanında, olası dijital demansa karşı bir çözüm arayan, böyle bir derdi ve sancısı olanlar için şu hatırlatmayı yapmak isteriz: Teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmak gibi bir hedefimiz yok.
Burada ilk etapta, tabiri caizse, zihnimizin direksiyonunu yeniden elimize almamız gerekiyor.
Bunun için de hiç beklemeden günlük hayatımıza entegre edebileceğimiz küçük ve somut adımlar oldukça etkili olacaktır biiznillah.
İstifade etmek isteyenler için, birkaçını yazalım:
Hafızayı Canlı Tutmak...
Mesela bilinen güzergâhlarda navigasyona hemen başvurmayarak, tabiri caizse, zihinsel haritamızı devreye sokmak; telefon numarası veya adres gibi basit verileri ezberde tutarak hafızayı kullanmaya devam etmek, zihnimizin hatırlama becerisini aktif tutmak açısından küçük ama verimli adımlar olabilir.
Zihni Ekranlardan Azat Etmek...
Görsel ve işitsel uyaranlarla boğuşan zihin, sürekli kesintiyle yıpranır. Her gün ekranları ve bildirimleri tamamen kapatıp 20-30 dakika kesintisiz kitap okumak; parçalanan odaklanma becerisini ve zayıflayan sabır eşiğini adım adım yeniden inşa etmeye yardımcı olabilir.
Haz ve Hız Döngüsünü Terbiye Etmek...
Arama motorlarına veya yapay zekâya hemen sarılmadan önce, karşılaştığımız bir soru ya da problem üzerinde zihnimize en az iki dakika kendi başına düşünme, sebep-sonuç ilişkisi kurma payı bırakmak; düşünme becerilerimizi yeniden aktive etmek için basit ama etkili bir alışkanlık olabilir.
Burada gaye yapay zekâyı veya arama motorlarını kullanmamak değil; düşünme işini bütünüyle onlara devretmemektir.
Çocuklarda Haz Erteleme ve Sabır Eğitimi:
Çocuklara ekransız bekleme aralıkları oluşturmak; her sıkılma anında bir ekran sunmak yerine, sıkılmanın da zihinsel üretkenliğin ve içsel sükûnetin bir parçası olduğunu güzel bir örneklikle göstermek gerekiyor.
Çocuğu sürekli anlık hazlarla besleyen uyaranlardan korumak sabır, bekleme ve haz erteleme becerisinin gelişimi açısından da önemlidir.
Zihinsel Detoks ve Sekînet Alanları Oluşturmak...
Gün içinde 10-15 dakikalık mutlak sessizlik aralıkları oluşturmak.
Telefonun, bildirimin, videonun, müziğin ve sürekli akan bilginin olmadığı bu zamanlarda zihni dış uyaranlardan çekip kendi iç düzenine döndürmek; kaybolan içsel huzuru, sekîneti ve tefekkür atmosferini yeniden kazanmak için önemli bir adım olacaktır.
Hülâsa...
Teknoloji bize pek çok imkân sağlasa da idrak, hikmet ve zihinsel derinlik hazır paketler hâlinde sunulamaz. Bugün “dijital demans” olarak tartıştığımız tablo, yalnızca dijital cihazların kullanımından oluşan bir sonuç değildir.
Aslında bu zihinsel kolaycılığa kaçışımızın ve düşünme sorumluluğumuzu dış kaynaklara devretmemizin bedelidir. Zihnimizi dijital akışın kontrolüne bıraktıkça, kendi hakikatimize de yabancılaşıyoruz.
Bilginin hamalı olmadan onu işleyebilmek, tüketim hızı karşısında zihinsel ve ruhsal derinliğimizi koruyabilmek ciddi bir sorumluluktur. Bilgi ve hız çağında en büyük mücadele; akleden, tefekkür eden, kalbini ve zihnini dijital gürültünün imha, ifsad ve işgalinden koruyabilen diri, duru ve sağlam bir bilince sahip çıkmaktır.
Rabb’imiz bu mücadelede yar ve yardımcımız olsun...
Bildane Kurtaran
Sosyolog- Aile Danışmanı