Suriye tarih boyunca yalnızca bir ülke değil bir medeniyetler köprüsü oldu. Antik Yunan’dan Roma’ya Bizans’tan İslam medeniyetine kadar sayısız uygarlığın iz bıraktığı bu topraklar geçmişte bilginin, sanatın ve siyaset teorisinin şekillendiği merkezlerdendi. Halep, Şam gibi şehirler sadece ticaretin değil felsefenin, tıbbın, şiirin de kalbiydi.
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı yalnızca şehirleri değil, hayatları da yerle bir etti. Milyonlarca insan; bombardımanlardan, açlıktan, işkenceden ve umutsuzluktan diğer ülkelere kaçtı. Bu durum özellikle Avrupa’ya yönelen, dev krizlerden birine dönüştü. Ancak bu hikâyenin merkezinde sayılar değil insanlar var: Köklerinden koparılmış bir kuşak var. Bu kuşak sadece kayıp mı yoksa hayata başka bir yerden tutunmayı başarabilecek mi?
Köklerinden Koparılan Hayatlar
Bir sabah her şeylerini geride bırakarak yola çıkan milyonlarca Suriyeli, kendilerini bir bilinmezin içinde buldu. Türkiye, Lübnan, Ürdün gibi komşu ülkeler ilk durakları oldu; kimi mülteci kamplarında yaşadı, kimi derme çatma barınaklarda. En zor olanı ise “geçici” olarak görülen bu durumun yıllarca sürmesi oldu. Bir kuşak çocukluk, gençlik ve eğitim haklarından mahrum kaldı. Oysa ki; Suriye tüm bölgede toplumsal düzeyde okullaşmayı yakalamış nadir ülkelerden biriydi. Suriye’de eğitim, sessiz devrimdi. Bu, sadece fiziksel bir göç değil kültürel ve psikolojik bir travmaydı.
Suriye tarihsel olarak doğu ve batı arasında sadece bir coğrafya değil kültürel bir sentez alanıdır. Bu zengin miras, halkının zihnine, ruhuna işlemiştir. Çok dilli, çok kimlikli, çok katmanlı bir toplum olan Suriye halkı, tarihin her döneminde yıkımları aşarak yeniden var olmayı başarmıştır.
Suriye’nin yaşadığı yıkım bir şehrin değil, bir milletin hafızasına kazınmıştır. Suriye’de 11 yıl süren iç savaş, yalnızca fiziksel alt yapıyı değil, aynı zamanda bireysel ve toplumsal yapıyı da derinlemesine sarsmıştır. Bu bağlamda, Suriye’de gerçekleşen yıkımın boyutu, klasik savaş sonrası toparlanma modellerinin ötesine geçmekte, yeniden inşa sürecinin yalnızca fiziksel değil psikososyal ve kültürel boyutlarını da kapsayan çok katmanlı bir çaba gerektiğini göstermektedir.
UNHCR ve UNICEF gibi kurumların raporları, Suriyeli çocukların büyük bölümünün eğitime erişemediğini, erken yaşta çalışmak zorunda kaldığını söylüyor. Bu durum bir “kayıp kuşak” endişesini doğuruyor. Eğitimden uzak kalan, kimlik bunalımları yaşayan milyonlarca çocuk yitip giden hayaller, yarım kalan hikayeler var. Ancak tablo tamamen karanlık değil. Türkiye, Avrupa ve Kanada gibi ülkelerde hayata tutunmayı başaran, eğitim alan, iş kuran ve akademik başarılar elde eden binlerce Suriyeli var. Kadın girişimciler, doktorlar, yazılımcılar… Bu kuşak, aynı zamanda iki dünya arasında büyüyen bir köprü. Hem doğunun geleneksel değerlerine hem batının modern eğitim sistemine temas edebiliyorlar. Bu durum onları sadece mağdur değil, yeni bir kültürel sentezin temsilcisi yapabilir.
Şayet bu kuşağa fırsat tanınırsa, onlar sadece yeniden ayakta kalan fertler değil yeni bir medeniyetin damarı da olabilirler. Tıpkı Endülüs’te Araplarla Latinlerin bilgi alışverişinde olduğu gibi bugünkü Suriyeli diaspora da benzer bir zihin iklimi oluşturabilir.
Tarih, göçmenlerin ev sahibi toplumlara kattığı katkılarla doludur. Farklı fikirler, beceriler, mutfaklar, sanat anlayışları göçle birlikte taşınır. Bu anlamda göç, kültürel zenginliğin motorudur.
Şam artık sadece bir coğrafya değil bir hafızadır, bir üsluptur, bir hayattır. Suriye, kültürünün sınırlarını aşmış başka yerlerde başka şehirler kurmuştur.
Göç bir yıkım değil yeniden inşa sürecidir. Elbette zorluklarla doludur. Ama tarihin bize öğrettiği bir şey varsa oda şudur: Suriye halkı inşa etmeyi bilir.
Suriye göçü, sadece bir savaşın sonucu değil; aynı zamanda bir medeniyetin yeni coğrafyalarda filizlenmesidir. Bu süreç sancılı, eksik, trajiktir. 11 yıllık savaşın ardından Suriye, yalnızca fiziki değil ruhsal bir enkazla da baş başadır. Yeniden inşa süreci, sadece şehirlerin değil, kırılan kalpleri, dağılan umutları ve örselenen insan ruhunu da kapsıyor. Tarihsel olarak bakıldığında, yıkımın meydana gelmesi kısa sürede gerçekleşebilir; ancak yeniden inşa uzun vadeli, maliyetli ve çok aktörlü bir süreçtir. Bu süreç, maddi kaynakların ötesinde toplumsal dayanışma, siyasi istikrar ve bireysel iyileşme gibi bileşenleri zorunlu kılmıştır.
Suriye özelinde, savaşın bıraktığı tahribatın yalnızca kent dokusuyla sınırlı kalmadığı, bireylerin ruhsal bütünlüğünü, aidiyet hissini ve gelecek tahayyülünü de derinden etkilediği görülmektedir. Toplumsal travmanın boyutu göz önüne alındığında, yeniden inşa sürecinin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik rehabilitasyonla birlikte yürütülmesi elzemdir.
61 yıllık bir rejimin 12 günde yıkılması bir halkın tükenmiş umutlarına yeni bir soluk üfledi. Fakat bu, sadece Suriye devletinin değil, Suriyelilerin de yeniden inşa sürecinin başladığı anlamına gelir. Unutulmamalı ki; Suriye’yi yeniden ayağa kaldırmak için önce Suriye halkını onarmak gerekir. Suriyelilerin mülteci olarak kaldığı Türkiye’de ilk etapta ciddi paralar harcandı ama daha sonra kendi ayakları üzerinde durdular ve yük değil katkı sunan bir noktaya geldiler. Defalarca yıkılan Suriye, küllerinden hep yeniden doğmuştur. Savaşın zorunlu kıldığı göçle birlikte yurtlarını terk eden Suriyeli bilim insanları, sahip oldukları akademik birikim ve küresel bağlantılar sayesinde Suriye’nin yeniden inşa sürecinde önemli bir rol oynayabilirler. Yurt dışında yaşayan Suriyeli bilim insanların bu süreçte etkin katılımı hem bilimsel gelişim hem de ekonomik kalkınma açışından hayati bir öneme sahiptir. Bu uzmanların uluslararası üniversiteler ve araştırma merkezleriyle kuracakları iş birlikleri aracılığıyla bilgi ve teknoloji transferi gerçekleştirmeleri, ülkenin bilimsel altyapısını hızla güçlendirecektir. Bugün mülteci görünen o gençler yarının düşünürleri, sanatçıları, bilim insanlarıdır.
Eğer kuşağa kayıp gözüyle bakarsak biz de bir şeyleri kaybederiz. Ama eğer onları yeni bir sentezin taşıyıcısı olarak görürsek, elbette bir medeniyetin yeniden doğuşuna tanıklık ederiz.