Eski medeniyetleri konu alan metnimizi işlerken tarihi kalıntılar üzerine yoğunlaştı konuşmamız. Öğrencilerin merak duygularını ve öğrenme heveslerini gidermek için bol bol görsel materyal kullandım. Dijital tahtanın geniş ekranına yansıyan görselleri büyük beğeniyle izlediler. Kaya çizimleri, büstler, heykeller, kabartmalar ve sair şeyler! Bazı yapıların estetiğine karşı hayranlıklarını dile getirirken yaptıkları birbirinden ilginç yorumları duymalıydınız!
Altın ve gümüşün yanı sıra diğer herhangi bir tarihi nesnenin de paha biçilemez değerde olabileceğini öğrenince şaşırdılar. Yarı şaka yarı ciddi bir üslupla, “Böyle bir eser görürseniz kıymetini bilin. Çünkü sizi zengin edebilir” dedim. Bu kez de define konusuna saptı muhabbet. Herkesin müphem rivayetlere dayanarak anlatacağı en az bir hikâyesi vardır bu minvalde, malum! Neyse ki ısrarla anlatma isteklerine rağmen o kapıyı kapalı tuttum.
Konu açılmışken, “Değerli bir eser görseydiniz ne yapardınız” diye sordum. Kimi araba, kimi ev kimi tatil için kullanacağını söyledi. Şişman arkadaşımız, “Tamamını yiyeceğe verirdim” dedi. Güldük hepimiz. Sadece sevdikleriyle yaşayabileceği bir ada satın alma fikrindeydi sınıf başkanı. Bir başka öğrenciyse, “Onunla ihtiyaç sahibi birilerini sevindirirdim” dedi. Gülüşmeler geçtikten sonra. Bu son fikri gerçekleştirmenin mümkün olduğunu söyledim. “Nasıl olacak, defineyi bulduk mu ki birilerini sevindirelim” dediler.
“Harçlığınızdan yapacağız” dedim. “İyi de günümüz parasının kıymeti yok ki define sayılsın” dediler. Üç beş kuruşla kimsenin mutlu olmayacağı üzerine itirazda bulundular. Her gün elden ele dolaşan paradan define mi olurmuş? Şaka yapıyormuşum falan filan...
Söyleyeceklerini bitirmelerini bekledim. Bütün itirazları sabırla dinledim. Sonra da metal paralarını çıkarmalarını söyledim. Gönülsüzce ikişer üçer masaya koydular bozuklukları. Çantasını kurcalayıp bir iki lira daha bulma çabasına girenler oldu. Cebimdekileri de ekleyince bir kese demir para birikti önümüzde.
“Evet, sevgili gençler bu parayla bugün için belki kimseyi mutlu edemeyiz. Çünkü topladığımız bu nakitle ya bir yemek alınabilir ya alınamaz! Ama uzak bir gelecekte başka birilerini zengin edebilir buncacık miktar. Öncelikle belirteyim ki Allah insanın iyi niyetine bakar. Nasıl ki geçmişten bugüne kalan eserler değerliyse, bugün de gömeceğimiz bu az miktardaki para gelecekte hayal edemeyeceğiniz kadar kıymet kazanacak. Üstelik yüzyıllar sonra bizim bu topraklarda yaşadığımızın bir kanıtı olur. Çünkü hareketli bir coğrafyada yaşıyoruz, savaşın biri bitmeden öbürü başlıyor. Yarın ne olacağı belli mi olur? Bakın, biz kimlerin izlerini sürüyoruz bu topraklarda!
İnsanı heyecanlandıran tarihi eser kalıntılarını hep eski medeniyetlerle sınırlı tutmak yanlış olur. Kendi devrimizin sonrası için bizim de katkı yapmamız lâzım. Şimdi, selim bir kalple içinizden Allah rızasına niyet edin de uygun bir yere gömelim paramızı.”
“Ya kötü birinin eline geçerse” diye sordular endişeyle.
“Umalım ki ihtiyaç sahibi bir insana nasip olsun” dedim. Allah emaneti (haşa) zayi etmez. Yeter ki halis olsun niyetimiz. Motivasyonlarını arttırmak için Kehf suresinde geçen Hz. Musa ile ilgili şu kıssayı anlattım:
“(Hatırlayın!) Hani Musa, yanındaki gence demişti ki: “İki denizin buluştuğu yere varıncaya kadar ara vermeden gidecek, (gerekirse bu yolda/uğurda) uzun zaman geçireceğim.”
İki denizin buluştuğu yere ulaştıklarında, balıklarını unuttular. Balık, denizde bir yol tutup gitti.
(İki denizin buluştuğu yeri) geçince gence demişti ki: “Yiyeceğimizi getir. Andolsun ki bu yolculuğumuzdan (sebep) pek yorulduk.”
(Genç) demişti ki: “Kayaya sığındığımız zaman (var ya) hatırladın mı? İşte orada balığı unuttum. Onu hatırlamamı yalnızca şeytan unutturdu. O, ilginç bir şekilde denizde yolunu tuttu ve kaçtı.”
Demişti ki: “Bu tam da aradığımız şey!” İkisi, izlerini takip ederek gerisin geriye döndüler.
(Orada) kullarımızdan bir kul buldular. Ona kendi katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
Musa ona demişti ki: “Sana öğretilen doğrulardan/isabetli bilgilerden bana öğretmen için sana tabi olayım mı?”
Demişti ki: “Sen, benimle beraberliğe sabredemezsin!”
“Hem hakikatini kavrayamadığın (sana verilmemiş bilgiye) nasıl sabredeceksin ki?”
(Musa) demişti ki: “İnşallah beni sabreden biri olarak bulacaksın ve senin hiçbir emrine karşı gelmeyeceğim.”
Demişti ki: “Şayet bana tabi olursan, (ne olursa olsun) sana açıklama yapmadıkça bana hiçbir şey sorma!”
İkisi yola koyulmuşlardı. Nihayet bir gemiye bindiklerinde, (o) gemiyi delmişti. (Musa) demişti ki: “İçindeki ahaliyi boğmak için mi onu deldin? Andolsun ki sen, hayret edilesi bir iş yaptın.”
Demişti ki: “Beraberliğime/yol arkadaşlığıma sabredemeyeceğini söylememiş miydim sana?”
(Musa:) “Unuttuğum bir şeyden dolayı beni yargılama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma.” demişti.
Yola koyuldular. Nihayet bir çocukla karşılaştılar. Onu (çocuğu) öldürdü. (Musa:) “Tertemiz bir canı, (kısas gibi) bir can karşılığı olmadan mı öldürdün? Andolsun ki sen, çok çirkin bir hata işledin.” demişti.
Demişti ki: “Beraberliğime/yol arkadaşlığıma sabredemeyeceğini söylememiş miydim sana?”
(Musa:) “Bir daha bir şey soracak olursam, benimle (yol) arkadaşlığı yapma. (Yolunu ayırdığın takdirde de) seni mazur sayarım.” demişti.
(Tekrar) yola koyulmuş, nihayet bir belde halkına varmışlardı. Onlardan yemek istemişler (fakat halk) onları misafir etmeye yanaşmamıştı. Orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar bulmuşlardı. Onu (duvarı onarıp) düzeltmişti. (Musa:) “İsteseydin (bu hizmetin) karşılığında ücret alabilirdin.” demişti.
“Bu benimle senin arandaki ayrılık (zamanıdır). Sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin tevilini/hakikatini sana haber vereceğim.” demişti.
“Gemiye gelince, o, denizde çalışan yoksul insanlarındı. Onu kusurlu hâle getirmek istedim. (Çünkü) onların önünde (sağlam olan) her gemiye zorla el koyan bir yönetici vardı.”
“Çocuğa gelince, onun anne babası mümin kimselerdi. (Çocuğun sevgisinin) onları azgınlığa ve küfre sevk etmesinden çekindik.”
“İstedik ki Rableri onlara (ölenin yerine) daha hayırlı, temiz ve merhametlisini ihsan etsin.”
“Duvara gelince, o, şehirde (yaşayan) iki yetime aitti. Altında da o ikisine ait bir hazine vardı. Onların babası salih bir kimseydi. Rabbin onların yetişkinlik çağına erişip hazinelerini çıkarmalarını istedi. (Bu,) Rabbinden bir rahmettir. (Bunları) kendiliğimden yapmadım. İşte, sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin hakikati budur.” (Kehf: 60-82)
Çocukların çok hoşuna gitti kutsal kitabımızda geçen bu kıssa. Her ne kadar bir babanın çocuklarına emanet bıraktığı hazineyi Allah’ın kimin eliyle nasıl koruduğuna dikkatlerini çekmek istediysem de çocuğun öldürülme mevzusu daha çok ilgilerini çekti. Olsun, nihayetinde amaç hasıl oldu. Tabi gemi olayını da es geçmediler!
Çocuklar hem kıssadan haberdar oldular hem de yapacağımız etkinlik için daha istekli hale geldiler. Gözleri ışıl ışıldı hepsinin. Artık sadece metal para gömmeyecektik, ona biraz hayal, biraz umut, bolca iyi dileklerimizi de ekleyecektik. Nitekim bu yoğun duygular eşliğinde, para dolu küçük çömleği –çömleği halk pazarından almıştım- besmeleyle uygun bir yere gömdük. Tedbir tamamdı, takdiri Allah'a bırakarak tevekkülü kuşandık. İşlem bittiğine göre küçük definemizi uzun yıllara taşıyacak kronometre başlamış oldu.
Sonraki günlerde, yaptığımız etkinlikten mutluluk duyduklarını anlattı çocuklar. Düşünme fırsatları olmuş işin aslını anlamışlardı. Büyüklerin dediği gibi, “İyilik yap, denize at; balık bilmezse, Halık bilir.”
Geleceğe ulaşması için bir avuç iyi niyet tohumu ekmiştik. Bugün için kimsenin tenezzül etmediği o metal paralar, ileriki zamanlarda birilerini ihya edebilir. Artık kaç yüzyıl geçer üstünden Allah bilir!..