İnsanlık tarihi boyunca karanlıkta kalmış insanlığın yolunu aydınlatmak için Allah (Celle Celaluh) Peygamberler göndermiştir. "(Seni) Allah’ın izniyle O’na bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil (nur saçan bir ışık kaynağı) olarak (gönderdik)."[1] Peygamberler, ilahi vahyin sadece mübelliği değil; aynı zamanda o vahyin pratik hayattaki en kâmil uygulayıcıları ve yegâne numuneleridir. Beşeriyet, indirilen vahiyden Allah’ın muradının ne olduğunu ve nasıl uygulanacağını bizzat onlardan öğrenmiştir. Bu hakikat, insanlık tarihi boyunca gelmiş tüm peygamberler için geçerli olduğu gibi, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem) için de esastır.
Allah Resulü’nün vahyin ışığında sergilediği bu nebevi hayat tarzına ve rehberliğe bizler 'Sünnet-i Seniyye' diyoruz. İslam düşüncesinde Sünnet-i Seniyye, sadece tarihsel bir uygulama veya birtakım şekli kurallar bütünü değildir; o, Kur’an-ı Kerim’in ete kemiğe bürünmüş hali, ilahi rızaya giden yolun yegâne haritasıdır. Bu yolun alternatifi ise İslam terminolojisinde “Bid’at” olarak adlandırılır. Sünnet ve bid’at, bir terazinin iki kefesi gibidir; birinin ağırlık kazandığı yerde diğeri mutlaka hafifler. Arapça’da “icat etmek, örneği olmaksızın yapıp ortaya koymak, inşa etmek” anlamlarına gelen “bd‘a” kökünden türeyen bid‘at, “daha önce benzeri bulunmayıp sonradan ortaya çıkan (muhdes) şey” anlamına gelir.[2] Istılahta; Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) döneminde bulunmayıp sonradan dindenmiş gibi ihdas edilen, dini noksanlaştıran veya ona ilaveler yapan her türlü inanç, ibadet ve davranış biçimidir.
Ulema, bid’atı genel olarak iki ana başlıkta mütalaa etmiştir: Bid’at-ı Hasene (Güzel Bid’at) ve Bid’at-ı Seyyie (Kötü Bid’at)… Bid’at-ı Hasene; dinin aslına, ruhuna zıt düşmeyen, Müslümanların maslahatına uygun olan yeniliklerdir. Hz. Ömer’in teravih namazını cemaatle kıldırması veya Kur'an'ın mushaf haline getirilmesi örneklerinde olduğu gibi. Bid’at-ı Seyyie ise dinin özüne müdahale eden, Sünnet’i ortadan kaldıran ve şer’i delillere dayanmayan icatlardır. Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) "Her bid’at dalalettir ve her dalalet ateştedir"[3] uyarısının doğrudan muhatabı bu sınıftır. Birçok mümin, "Bu kadarcıktan bir şey olmaz" diyerek küçük gördüğü uygulamalarla bid’at kapısını aralar. Ancak unutulmamalıdır ki, hiçbir büyük sapma bir anda gerçekleşmez. Bid’at, imanın kalesinde açılan küçük bir delik gibidir; önce bir damla sızar, sonra o delik büyür ve nihayet kaleyi yıkar. Küçük görülen bid’atlerin tehlikesi, insanlar bu bid’atları adet haline getirip, zamanla onu "din" zannetmeye başlamalarıdır. Bu durum, dinin asliyetinin bozulmasına ve "din içinde yeni bir din" oluşmasına zemin hazırlar. İmam Rabbani hazretlerinin"Sünnet’i ihya etmek, ancak bid'atleri terk etmekle mümkündür" sözünün amacı da budur.
İçinde bulunduğumuz zaman diliminin Nisan ayı olması hasebiyle, bu konuya değinmemiz de güzel bir tevafuk oldu. Zira bazı kardeşlerimiz, özellikle bu ayda yoğunlaşan Mevlit etkinlikleri için "bid’at" tabirini kullanarak zihinlerde bir karışıklığa sebep olmaktadırlar. Oysaki bu etkinliklerin mahiyeti, dinde yasaklanan bid’atlardan tamamen farklıdır. Bu tür programlar, dinde yeni bir ibadet icat etme gayesi taşımaz; aksine dinde var olan "Peygamber sevgisi" ve "tebliğ" emrini yerine getirmek için kullanılan birer "vesile" ve "metottur". İnsanları bir araya getirmek, Efendimiz’i (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yeni nesillere tanıtmak ve O’nun ahlakını anlatmak için düzenlenen bu faaliyetler, dinde bir eksiltme veya artırma değil; hayırlı bir amaca hizmet eden "Sünnet-i Hasene" (güzel bir çığır) hükmündedir. Zira bunlar dindeki bir aslı bozmak için değil, o aslı ihya etmek için geliştirilmiş meşru araçlardır.
Sünnet ve bid’at arasındaki ilişki, ışık ile karanlık arasındaki ilişkiye benzer. Işığın çekildiği her yer, yerini karanlığın istilasına bırakır. Bir toplumda bir Sünnet unutulur veya terk edilirse, onun bıraktığı boşluk mutlaka bir bid’at tarafından doldurulur. Sünnet-i Seniyye, müminin hayatını disipline eden ilahi bir ölçüdür. Bu ölçü kaybolduğunda, insan nefsi kendi arzularını, çevre kültürünü, adet ve örflerini dinleştirmeye başlar. Örneğin; aile hayatında nebevi usul terk edildiğinde, yerini batıl örfler veya modern hurafeler alır. İbadetlerdeki nebevi sadelik terk edildiğinde, yerini gösterişçi ve aslı olmayan merasimler doldurur. Dolayısıyla Sünnet’i korumak, aslında dinin sınırlarını korumaktır.
Fitnelerin sağanak gibi yağdığı, değerlerin altüst olduğu ahirzaman ikliminde Sünnet’i yaşamak, adeta avucunda ateşten bir koru taşımak gibidir. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu zorluğa işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Ümmetimin fesada uğradığı bir zamanda kim benim sünnetime sarılırsa, ona yüz şehid sevabı vardır."[4] Hadiste geçen yüz şehid sevabı çok dikkat çekici bir söylemdir. Malumdur ki, şehitlik çok büyük bir mertebedir. Öyle ki, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem) "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; Allah yolunda şehit edilmemi, sonra diriltilmemi, sonra tekrar şehit edilmemi, sonra yine diriltilmemi, sonra tekrar şehit edilmemi ne kadar çok isterdim!"[5] buyurarak onun ne kadar faziletli bir amel olduğunu bizlere bildirmiştir. İşte hadiste geçen Sünnet’i ihya etmeye yüz şehid sevabı vardır. Neden yüz şehit sevabı? Çünkü normal zamanlarda şehid, Allah yolunda canını bir defa feda eder. Ancak fesat zamanında Sünnet’i yaşayan kişi hem nefsinin arzularına hem toplumun baskısına hem de şeytanın vesveselerine karşı sürekli bir cihad halindedir. O, sadece bir anlık değil, ömür boyu süren bir şehadeti kuşanmıştır. Bu kişi, Sünnet’i yaşama gayretiyle aslında her gün manen şehitlik rütbesini tazelemektedir. Sünnet-i Seniyye bu dönemde bir "Nuh'un Gemisi" hükmündedir; ona binen selamete erer, ondan geri kalan ise dalalet dalgaları arasında kaybolur.
Sünnet-i Seniyye, bizim kimliğimiz ve dirilişimizdir. Bid’at ise bu kimliği kemiren bir virüstür. Bizlere düşen, Allah'ın Kitabı’nın rehberliğinde, hayatımızın her alanını nebevi ölçülerle yeniden inşa etmektir. Zira kurtuluş, ekleme veya çıkarma yapmak değil; yaşadığımız bu asra sönmeyen o nuru, yani Sünnet-i Seniyye’yi taşımaktır.
[1] Ahzab Suresi 46. Ayet
[2] TDV Ansiklopedisi
[3] Müslim
[4] Beyhaki
[5] Buhârî, Îmân 26; Müslim, İmâre 103