İnsan, fıtratı gereği güven arayan; sığınacak bir liman, sırtını yaslayacağı sağlam bir dağ özlemiyle yaşayan bir varlıktır. Bu hiçbir inanç ayırımı olmaksızın, tüm insanlığın ortak isteğidir. Hayatın inilmesi ve çıkılması zor yokuşlarında en büyük azık, insanın insana güvenmesidir. Ne var ki modern çağın baş döndüren hızı, bireyselleşme girdabı ve çıkar odaklı ilişkiler, en çok da bu en kıymetli hazinemizi, yani "güven" duygusunu yaralamıştır. Bugün sokakta, iş yerinde, ticarette, hatta en yakın akrabalık ilişkilerinde dahi en çok yakınılan eksiklik, karşılıklı güvenin zedelenmesidir. Oysa ki, İslam’ın hâkim kılmak istediği hayat şekli, ahlak temelleri üzerine inşa edilmiş ve en önemli yapı taşının da "güven" olduğu hayattır. Bu bağlamda Müslüman, elinden ve dilinden diğer insanların emniyette olduğu, yani peygamberi bir unvan olan "emin" sıfatını şahsiyetinde taşıyan kimsedir.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (Sallahu Aleyhi Vesellem), henüz kendisine vahiy gelmeden ve peygamberlikle taltif edilmeden çok önce Mekke müşrik toplumu içerisinde "Muhammedü’l-Emin" (Güvenilir Muhammed) olarak tanınıyordu. Mekke müşrikleri, inançlarını reddetmesine, kendisiyle mücadele etmelerine rağmen en kıymetli eşyalarını, emanetlerini koruması için kendi dindaşlarına değil, O'na (Sallahu Aleyhi Vesellem), teslim ediyorlardı. Hicret gecesi, canına kastetmek için evinin etrafını çevreleyen suikastçılara rağmen, Hz. Ali’yi (Radiyallahu Anh) öldürülme tehlikesine rağmen, emanetleri sahiplerine iade etmesi için geride bırakması, bir Müslüman için güvenilirliğin hiçbir şekilde taviz verilemeyecek kadar hayatî bir öneme haiz olduğunu gösteren en çarpıcı tablodur.
O, sadece Allah’ın elçisi değil aynı zamanda güvenin, ahde vefanın, sözünde durmanın ve dürüstlüğün yeryüzündeki timsaliydi. Bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Müslüman, insanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Mümin de insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin oldukları kişidir."[1] Demek ki iman ile güvenilirlik etle tırnak gibi, bir bütünün iki parçasıdır. Yine güvenilirlik, hayatın belirli zamanlarında sınırlı mekanlarda ortaya çıkan bir erdem değildir. Bilakis pazarın, sokağın, ofisin, evin içinde, düğün salonunda, yani günlük hayatın her zamanında ve anında uyulması gereken bir ahlaktır.
Alışverişte ölçüyü tartıyı doğru yapmak, kusurlu bir malı gizlemeden satmak, borçlandığı zaman günü gününe ödemeye çalışmak günlük hayatın en temel ahlaki imtihanlarındandır. Efendimiz (Sallahu Aleyhi Vesellem), "Alışveriş yapanlar, söyledikleri doğru ve durumu açıkça beyan ettikleri sürece kazançlarında bereket görürler; yalan söylerler ve kusuru gizlerlerse alışverişlerinin bereketi yok olur"[2] buyurarak ticari hayatın güven zemininde yürümesi gerektiğini hatırlatır.
Verilen bir söz, mümin için yerine getirilmesi borç olan bir ahittir. "Bugün gelirim" diyorsan o saatte orada olmak, "Yarın öderim" diyorsan o gün borcu kapatmak, "Yaparım" dediğin bir işi hakkıyla yerine getirmek bir müminin karakter yansımasıdır. Sözünde durmamak, münafıklık alameti olarak anılmıştır; zira güveni zedeler.
Günlük hayatta dost sohbetlerinde paylaşılan mahrem bilgiler, iş yerinde duyulan özel meseleler birer emanettir. Bu emanete riayet etmek, o kişiye duyulan güvenin korunması demektir. "Meclisler emanetle kurulur" buyuran Efendimiz (Sallahu Aleyhi Vesellem), başkasına ait gizli bilgilerin ifşa edilmesini yasaklamıştır.
Bugün günlük hayatımız sadece fiziksel mekanlarla sınırlı değil; dijital dünyayı, sosyal medyayı ve sanal iletişim ağlarını da kapsıyor. Sanal platformlarda paylaşılan haberlerin doğruluğunu teyit etmeden yaymak, kumpaslar kurmak, iftira atmak ya da arkadan gıybet etmek de güvenilirliğe halel getiren durumlardandır. Dijital medyadaki her paylaşımımızda, her mesajımızda "Emin" peygamberin ümmeti olduğumuz bilinciyle hareket etmek zorundayız. Karşımızdaki insan, ekranın arkasında olsa bile, Allah’ın her an bizi gördüğünü bilmek en büyük otokontroldür.
Güvenin kaybolduğu bir toplumda huzurdan, kardeşlikten ve sevgiden söz etmek imkansızdır. Herkesin birbirinden kuşku duyduğu, komşunun komşuya kapısını kapattığı, esnafın müşteriye şüpheyle baktığı bir hayat azap haline gelir. Oysa "Emin" bir insan, çevresine huzur yayan bir güven adasıdır. Onunla oturan kalkan, onun yanında güvende olduğunu bilir. İş veren yanında çalışanından, çalışan patronundan, eşler birbirlerinden emindir.
İslam toplumunun asıl gücü, kılıçtan ziyade bu sarsılmaz ahlaki karakterden, yani toplumun bireylerinin birbirine duyduğu derin güvenden gelmiştir. Tarih boyunca İslam coğrafyasına gelen tacirler ve seyyahlar, Müslümanların dürüstlüğüne ve güvenilirliğine hayran kalmışlar, bu ahlak eliyle nice gönüller İslam ile tanışmıştır. Aynı şekilde, İslam coğrafyası dışına seyahat eden Müslüman tüccarlar da gösterdikleri dürüstlükle birçok insanın İslam’la ihtida olmasına vesile olmuşlardır.
Bugün bize düşen; modern dünyanın bizi sürüklediği menfaatçi, çıkarcı ve güvensiz iklime karşı durmak, Hz. Muhammed’in (Sallahu Aleyhi Vesellem), "el-Emin" vasfını kuşanarak günlük hayatımızı yeniden ahlaki bir temele oturtmaktır. Unutmayalım ki cennetin kapıları, kalbinde hardal tanesi kadar iman olanlarla birlikte, insanlara güven veren, sözünün eri, dürüst ve emin kullara açılacaktır. Gelin, evimizde eşimize, sokağımızda komşumuza, iş yerimizde arkadaşımıza karşı "benimle olan insan güvendedir" diyebileceğimiz bir ahlaki duruşun sahibi olalım. Çünkü emin olmak, sadece başkalarına güven vermek değil, aynı zamanda kendi imanımızın da şahididir.
Yıllardır bizleri bu hayra ortak yapan, bizi hayırlı amellerle meşgul eden İnzar Dergisi yöneticilerine şükranlarımı sunuyorum. Nice uzun yıllar, insanları hayra sevk edecek hayırlı, salih ameller işleyecek yayınlar yapabilme güç ve kuvvetini kendilerine vermesini cenabı Allah’tan niyaz ediyorum, muvaffakiyetler diliyorum. Dualarınızı bekler, saygılar sunarım.