Ey karanlığın örtücüleri, size tekrar soruyorum, vicdan nedir? Örtme, üstünü örtme! Vicdan nedir? Her insanın bir roman olduğunu bilmeyenin, her kuru istatistiğin aslında bir dram olduğunu görmeyenin, bir dağ köyü, akşam ezanı, camide kılınan namaz, yakılmış iki yüz on dört köy evi ve otuz üç masum canı yere yıkanın vicdanı var mıdır? Örtme, cevap ver, vicdan nedir?
Yılanlardan önce cırcır böcekleri ötünce, iki yüz on dört ocağın dumanı bacalardan tütünce, camiden akşamın sedası yükselince, hiç boğazda yalı görmemiş, turist olmamış ve bir deniz kıyısı bar eğlencesiyle hiç tanışmamış bir coğrafyanın ırgat köylüsü namaza gidecek. Çünkü temmuz sabahının sıcak yüzüne doğru baka baka tarlalara, otlaklara koşacak. O esnada toprak kokacak, otlar kokacak, alınteri kokacak, masumiyetin, mazlumiyetin kirli aristokrasiden uzak kalmış hayatı enfes akacak ve bir dağ köyünde tarladan dönen aç bir köylünün burnunu, tandırda pişen ekmeğin, akşam içilecek çorbanın kokusu çok uzaklardan karşılayacak.
O, Munzur’un yamacına yaslanmış bir dağ köyünün köylüsüdür çünkü. Silahsız sivil, savunmasız can olsa bile o alın terinin sultanı, emeğin efendisidir. Elbette elleri biraz toprak kokacak, pantolonu ya çimen yeşili tutacak ya da katlanmış paçaları uzun köy odasında saman kokusu saklayacak.
Ey hakikati örten! Örtme, cevap ver! Köylü nedir, feodal nedir? Proleter nedir, Burjuva nedir? Gerçeğe kapalı kokuşmuş ağızlar uzak bir dağ köyünün ezan sesine saldıracak. Barut kokacak, kan kokacak, evde diri diri yakılan henüz on üç yaşındaki bir İbrahim'in körpecik bedeni yanacak ve çocuklar yanık kokacak ama tam o esnada burjuvanın çocukları sizin kanlı ellerinizden emin rahatça barlarda hoplayacak. Yani tam bu esnada “Köylü-proleter için devrim” sloganları satan örtücüler, ancak ve ancak bir dağ köyüne saldıracak, çünkü yürekleri korkak olacak, çatallı dilleri zehir kokacak, yalan kokacak, vahşet kokacak. Ey Örten! Örtme, çünkü örtsen de otuz üç defa vicdansızlığın kokacak.
Ey Örtenler! Siz bilmezsiniz ama güneş kızgın gözlerini yumduğunda köy, ölüme değil namaza hazırlanır. Daha uyku vaktimiz gelmedi, akşamın üstünü örtme, cevap ver! İntikam nedir ve savunmasız sivil köylüden mi alınır? Sadece “Rabbim Allah'tır!” deyip camide ibadet edenler mi beş yüz elli sekiz ile taranacak. Zaman durur, merhamete dair kelimeler yetim kılınır. Belki kimi nefesler susacak ama şehadet kokacak. Belki bir kısım düşler susacak, bazı ninniler uyanacak ama ağıtlar konuşacak, nasırlı avuçlar, yanık tenler soğuyacak ama yağmur yağacak ve kül kokacak, dağlarda, merhametin gözyaşları ile sulanmış yeni yeşermiş fidanlar kokacak.
Ey hakikati örten! Bil ki, vahşetin gözlerini kapattığı an, ilahi adaletin gözlerini açtığı andır, örtme! O gece yalanlarınızın kuduz ağzı köpürdü, uzun dili sarktı, örtme! Kurşunlarla Munzur’un taşlarını susturdun, Fırat’ın suyunu susturdun, ot biçen tırpan sesini, çobanın kavalını susturdun ama minareler susmayacak. Kuduz hırıltıların karşısında iman sağır olmayacak, feraset asla uyumayacak, örtme!
Küfür, hakikatin üstünü örtmek imiş Ey Örten! Örtme! Rabbimiz, geceyi üstümüze libas kıldı (Furkan 47), ama senin vahşi yüzünü örtmedi, boşuna örtme! Çünkü ne kadar örtersen ört, hakikatin ışığı, marifetin nuru camilerden tüm şehirlere, köylere yayılacak. Ey camilere saldırmayı adet edinmiş Vahşi Örtücüler! Camilere ve camilerde ibadet edenlere yönelen bu kininizin kaynağı hangi bataklıktan fışkırıyor? Yeryüzünün en temiz, en emin sığınağıdır ibadethaneler. Rabblerinin çağrısına koşan işçiler, köylüler, sizin kirli dünyanızdan, hırslarınızdan, kin ve nefret dolu öfkenizden, yalanlarınızdan, mezhepçiliğinizden ve ırkçılığınızdan, barış, sevgi ve sükunetin huşu dolu alemine koşmuşlardı. En savunmasız, en masum, en korumasız mekâna sığınmışlardı. Kalpleri merhamet örten makine çarkı olmuş Örtücüler, onları en temiz mekan olan secdeden kopardılar, dışarı çıkarıp masum yüzlerini sıraladılar, kurşunlara boğdular, evlerini kadınları ve çocuklarıyla beraber yaktılar, yıktılar. Geride acı yüklü çığlıklar, feryatlarla beraber, yalancı sloganların altına gizledikleri kararmış kalplerini ve karanlık örtülerini bıraktılar. Onların insanlıkları, vicdanları ve imanları hala örtülü ama kötülüğün karanlığına bulaşmış vahşi yüzleri, bizim için artık çırılçıplak oldu.
Bizler onların kudurmuş yüzlerini görüyor ve onları tanıyoruz. Kalplerinin mührünü gizleseler, karanlık yüzlerini örtseler bile, biz onları Susa’dan ve kardeşi Başbağlar’dan çok net görüyoruz. Onları artık tanıyoruz. Kalpleri inananlara karşı patlamaya hazır fıçı fıçı kinle doludur onların. Salyalı kuduz ağızları, Rabbimizin hakikatlerini yalanlarla örtmek için durmadan hırlar. Biz onlara diyoruz ki; “Kininizle geberin, şüphesiz Allah, kalplerde olanı hakkıyla bilendir” (Âl-i İmrân,119). Ama ey köylüm, ey işçim, zanaatkarım, sanatkarım, ey halkım! Hakikat örtücüsü o kudurmuş vahşilerin yüzünü lütfen siz de görün artık!
O hakikatin üstünü örten örtücülerin gücü masum ve savunmasız köylülere yetiyor. Onların gücü, sadece varoşların çocuklarını öldürtmeye yetiyor. O hakikat Örtücülerinin, barlarda, meyhanelerde, ultra lüks otellerde, dünyanın turistik beldelerinde günü gün eden elitistlerle sorunu yoktur, onlar ancak camilere saldırır, toprak damlı evleri içindekilerle beraber yakarlar. Onlar erken kalkıp işe koşan ve bu esnada saçlarını taramaya fırsat bulamayanları başörtüleri ile beraber, nasır tutmuş elleri, teri kurumuş yanık benizlileri yakarlar. Onlar emeği sömürenden, kendisi dışında kalan dünyayı açlığa, sefalete ve kaosa sürükleyenden çok, camide namaz kılandan, sakalını sünnettir diye uzatandan, başını Rabbi istedi diye örtenden nefret ederler. Onlar hayadan tiksinirler, imandan dehşete kapılırlar. Onlar gerçeğin, hakikatin, marifetin, merhametin, adaletin, vicdanın, imanın üstünü örten zalimlerin ta kendileridirler. Görün artık!
İşte Susa, işte Başbağlar! Dağlar onların masumiyetine ağlar, ovalar ağlar, bağlar ağlar, siz de görün, her gören ağlar, sevin, camiyi her seven ağlar. Yoksa o kin yüklü vahşi Örtücüler, sizin de imanınızı örter, kalbinizin gözlerini dağlarlar.