Ashab da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) gibi türlü türlü işkenceye uğratılıyordu. Kureyş çeşitli kabilelerden oluştuğundan, ilk etapta her kabile kendi içinden Müslüman olana işkence yaptı. Örneğin Zinnire Hatun (radiyallahu anha) denilen Rum asıllı cariye, Müslüman olduğu için, en çok işkence görenlerden biri idi.
Hz. Ömer (radiyallahu anh), Müslüman olmadan önce bu kadıncağızın üzerine varır, boğazını sıkar, kadının elleri yana düşer ve öldü sanılarak bir köşeye bırakırdı. Ebu Cehil’in kendisine yaptığı işkenceler yüzünden, Zinnire Hatun (radiyallahu anha) gözlerini kaybetmişti.
Lübeyne Hatun da (radiyallahu anha) bir cariyeydi. Müslümanlığından ötürü, Ömer bin Hattab’ın (radiyallahu anh) işkencesine katlanmak durumundaydı. Bu kadının da boğazını sıkar, ta ki elleri gevşeyip yanlarına düşene kadar. Sonra onu bırakıp, Zinnire’nin üzerine koşar, aynısı ona da yapardı.
Ömer bir Hattab (radiyallahu anh) bir gün Lübeyne Hatun’a işkence yapıyordu. Kadıncağıza ağır işkenceler yaptıktan sonra yorulup, bir kenara çekildi. Kadına şöyle sesleniyordu: “Senden özür dilerim, ben seni yorulduğum için bıraktım.” Lübeyne Hatun (radiyallahu anha) güç bela şunları söyleyebildi: “Eğer Müslüman olmazsan, Allah da sana bize yaptığını yapacaktır.”
Amr bin Füheyre de (radiyallahu anh) müşriklerin gadrine uğrayan köle Müslümanlardan biriydi. Onu Hz. Bilal (radiyallahu anh) ile birlikte işkence ederlerdi. İşkencehaneye götüreceklerinde, onu ve Hz. Bilal’i (radiyallahu anha) bir ip ile bağlarlardı. İpi de çocukların ellerine verirler, çocuklar ikisini elleri bağlı olduğu halde koşturarak götürürlerdi.
Ebu Fukeyha da (radiyallahu anh) gariban kölelerden biriydi. Abduddaroğulları ona işkence ederlerdi. Kendisini çıplak olarak ayağından zincirleyip, kumların üzerinde göğsüne taşlar koyarlardı. Dili sarkar, ne dediğini bilmez hale gelirdi.
Umeyye bin Halef bir gün ona işkence yaparken yanlarından bir böcek geçti. “Bu mu senin Rabbin?” diye hakaret edici bir soru sorunca, Ebu Fukeyha; “Benim rabbim Allah’tır, beni de, seni de, bu böceği de o yarattı.” dedi.
Bilal bin Rebah da (radiyallahu anh) köle ve Müslümanlığını ilan eden biriydi. O da Umeyye bin Halef’in işkencesine uğruyordu. Umeyye, O’nun ellerini, ayaklarını bağlar, kızgın güneşin altında kumlara yatırır, göğsüne bir kaya parçası koyar ve kendisinden İslam’ı inkâr etmesini isterdi.
Hz. Bilal’in (radiyallahu anha) ağzından “Ehad, ehad” sözcüklerinden başka bir şey işitilmezdi. “Benim dilim sizin istediklerinizi söylemeye dönmüyor.” diyor ve şunu ekliyordu: “Vallahi onları kızdıracak daha ağır bir söz bilseydim, onu söylerdim”
Bazen onu bir gün bir gece susuz bırakır, demirden gömlek giydirir ve şiddetli sıcağın altında vücudunun yağları eriyene kadar bekletirlerdi. Boynuna bir ip taktırır ve ipin ucunu çocuklara teslim edip, onu koştururlardı.
Buraya kadar saydığımız kölelerin hepsini Hz. Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) azat ettiğini görüyoruz. Babası ona; “Bari arkanı sağlama alacak, başına bir iş geldiğinde, önünde seni muhafaza edecek birilerini azat etseydin” dediği zaman cevaben; “Ben onları arkamı korumak için değil, Allah’ın indindekine talip olmak için azad ediyorum.” diye yanıt verdi.
Yine azadlı kölelerden biri Habbab b. Eret (radiyallahu anh) idi. O da imanını gizlemeyen cengâverlerden biriydi. Demirci ustasıydı. Müşrikler kendisine ağır işkenceler yapardı. Kızgın güneş altında bekletir, sıcak taşlara çıplak olarak yatırır, demirden gömlek giydirirlerdi.
Müşrikler Arabistan’ın kızgın güneşinden istifade etme hususunda epey maharetliydiler. Nitekim tarihin hemen her diliminde işkenceciler, doğanın verdiği imkânları bu fiillerine alet etmeyi ustaca bilmişlerdir.
Habbab (radiyallahu anh), bir gün demirci dükkânında çalışırken, işkenceci müşriklerin kendisini ateşle dağlamalarından sonra Peygamber’e (sallallahu aleyhi vesellem) şikayetlenmeye gitti. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Kâbe’nin gölgesinde yaslanıp oturuyordu. Habbab; “Müşriklerin yaptıklarından ötürü artık dua etmeyecek misin?” dedi.
Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), Habbab’ın (ra) söylediği şeyin öneminin farkındaydı. Yüzünün rengi değişti. Yaslandığı yerden doğrulup, oturdu: “Vallahi sizden önceki kavimler demir testerelerle biçiliyor yahut etleri kemiklerinden ayrılıyordu da yine de sabrediyorlardı. Allah size fetih ihsan edecek ve bu iş muhakkak tamamlanacak. Öyle ki hayvanına binen biri San’a’dan Hadramevt’e kadar geldiği halde Allah’ın korkusundan başka bir korkuya kapılmayacak.” diyerek bir müjde verdi.
Habbab (radiyallahu anh), mesajı almıştı. İtiraz etmeye hiç niyeti yoktu. Aslında şöyle bir cevap verebilirdi: “Ya Resulullah! Bakın vücudum dağlanmış durumda. Topu topu kırk kişiyiz. Her gün ikişer, üçer, beşer kişi olarak işkencelerden geçiyoruz. Sırtımdaki ateş izlerine bakmak bile insanın içini ürpertiyor. Hiçbir arkadaşımızı koruyamıyoruz. Bu haldeyken siz kalkıp, Yemen’in başkenti San’a’dan, Hadramevt’a kadar tüm bu bölgelerde, İslam’ın hâkim olacağından bahsediyorsunuz. Bu olacak iş midir?”
Ama demedi. Karşısındaki insandan yalan zuhur etmediğini biliyordu. Onun herhangi biri olmadığını da biliyordu. Bu nedenle söylenenlerin bir gün gerçekleşeceğini iman ediyordu.
Nitekim bahsedilen fetihler ileriki zamanlarda gerçekleşti. İşte bu büyük fetihler, o çekilen çilelerin meyveleriydi. Eğer Ashap o cefaları çekmeseydi, sonraki sefaya ulaşmayacaklardı. Üstelik bu günkü Müslümanlara da örneklik teşkil etmeyeceklerdi.
Ayrıca o seçkin insanların bazı badireleri geçip, bir devleti yönetecek, idareci, komutan, müezzin, sancaktar, bayraktar olabilecek vasıflara kavuşmaları gerekiyordu. O işkenceler Bilal’i (radiyallahu anh), kölelikten alıp, İslam’ın müezzini yaptı. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi (Allah onlardan razı olsun) devleti idare edecek halifeler yaptı. Her bir mücahidi, İslam ordusunun asil birer ferdi yaptı.
Tabi yapılan işkencelerin samimi ile yalancıyı birbirinden ayırma gibi bir işlevi de vardı. Çünkü bu tür zamanlarda ihlaslı mümin ile yalancı münafıklar birbirine karışmış durumda olurlar. İmtihanlar safların ayrışmasını sağlar.
Son olarak açıklığa kavuşturmamız gereken bir konu var. O da şu: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem),’in ashabı kendisinden daha fazla işkence çekti. Çünkü Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), köklü bir aileden gelmekle beraber, kendisini koruyup kollayan Ebu Talip gibi bir amcası vardı.
Belki Peygamber (sav) Hz. Bilal (radiyallahu anh), veya Hz. Ammar (radiyallahu anh), gibi işkence ve eziyet çekmedi. Ama ashabın çektiği acının toplamını kendisi çekiyordu desek, herhalde O’nun çektiği acının boyutunu ortaya koymuş oluruz.