Kur'an’ın ilk emri "Oku"dur. Bu emir tek başına teknik bir eylemi ifade eder. "Oku" emrinin hemen ardından gelen ifadeler ise aslında okumanın ve öğrenmenin gerekçesini, kaynağını ve amacını açıklar: "Rabbinin adıyla oku." "Oku" emrinden sonraki bu vurgu, bilginin üzerine vurulan bir "merhamet mührü" gibidir. O mühür söküldüğünde, bilim ve bilgi insanlığın felaketine dönüşür.
Modern dünya bizlere "talim"i, yani sadece teknik bilgi aktarımını eğitimin tek gayesiymiş gibi sundu. Çocuklarımızı en iyi okullara göndermek, onlara yabancı diller öğretmek ve onları kariyer basamaklarını hızla tırmanacak birer "başarı makinesi" haline getirmek için yarıştık/yarıştırdık. Ancak bu süreçte "terbiye"yi; yani ruhun imarını, karakterin inşasını ve vicdanın uyanışını ihmal ettik. Bir gencin eline silah alıp kendi öğretmenine veya arkadaşına doğrultabiliyor olması, o gencin fizik veya matematik bilmemesinden değil; merhamet, saygı ve sorumluluk gibi fıtri değerlerden mahrum bırakılmasından kaynaklanmaktadır. Eğer bir eğitim sistemi sadece "bilen" ama "hissedemeyen" nesiller yetiştiriyorsa, o sistem iflas etmiş demektir. Talim, çocuğun eline silahı icat edecek bilgiyi verir; fakat o silahı zulmün değil, adaletin hizmetinde tutacak olan ancak alınan terbiyedir.
Okulların birer "bilgi yükleme istasyonu" haline geldiği modern dünyada, robotlaşan nesiller yetişiyor. Teknolojiyi kullanmayı bilen ancak insanlıktan nasibini almayan; elindeki ilmi bir rahmet vesilesi kılmak yerine, insanlığı felakete sürükleyen bir zulüm aracına dönüştüren nesiller... Bunun içindir ki Kur'an, "Oku" emrinden hemen sonra "Rabbinin adıyla" kaydını getirmiştir. Yani okumayı terbiye edici olan "Rab"in/en büyük terbiyecinin adıyla yapmalıdır. İnsanı insan yapan, Allah katında değerli kılan şey O’nun Rabbinin terbiyesiyle yetişmesidir. İnsan biyolojik olarak doğar ama ahlaken inşa edilmezse insan olarak ölmez. Eğer terbiye (özellikle Allah’ın "Rab" isminin tecellisi olan terbiye) devre dışı kalırsa, insan sadece biyolojik ihtiyaçlarını (yeme, içme, barınma, çoğalma) düşünen, yani hayvani vasıfların ötesine geçemeyen bir varlık olarak kalır. Hatta Kur'an bu durumu, "Onlar hayvanlar gibidir, hatta yoldan daha fazla sapmışlardır"[1] şeklinde tasvir eder.
İnsanı şekillendiren üç temel terbiye edici unsur vardır: Rabbi, çevresi ve ailesi... İlahi terbiyenin bireyde karşılık bulması, kişinin çevresini belirlemesi, büyük oranda ebeveynin verdiği terbiyeye bağlıdır. Bu sebeple İslam, ebeveynlere büyük bir sorumluluk yüklemiştir: "Ey iman edenler! Kendinizi ve ev halkınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyunuz."[2]
Aile okulunun ilk muallimleri olan anne ve baba, aynı zamanda bir çocuğun hayatındaki ilk mürebbi(ye)dir. Ev, sadece barınılan bir mekân değil; adaletin, şefkatin ve helal lokmanın öğretildiği bir ahlak okuludur. Bu okulda eğitim için özel bir sınıf olmadığı gibi belirli bir saat de yoktur. Evin her tarafı eğitim alanı, günün her saati eğitim vaktidir. Dünyaya gözlerini açan çocuk, dünyayı anne ve babasının gözlerinden okur. Bir baba evladına "dürüst ol" derken kendisi yalan söylüyorsa, o evde talim var ama terbiye yoktur. Terbiye, söylenen sözden ziyade sergilenen tavırdır. Ebeveynlerin sergilediği her bir tavır, çocuğun üzerinde hayatı boyunca derin izler bırakacaktır.
Ebeveynlerin çocuklarını terbiyesinde disiplin önemlidir. Ama disiplinin, salt baskı kurmak değil, sınırları öğretmek olduğu unutulmamalıdır. Onları ne aşırı disiplinle sıkmak ne de sınırsız özgür bırakmak suretiyle terbiye etme yoluna gidilmemelidir. Disiplin, kelime kökeni itibarıyla "öğrenmek ve öğretmek" ile ilgilidir. Baskı kurmak, çocuğun sadece korktuğu için kurallara uymasını sağlar ve bu durum ebeveyn yanından ayrıldığında çocuğun kontrolsüzleşmesine neden olur. Oysa sınırları öğretmek, çocuğa "neden" sorusunun cevabını verir. Modern pedagojinin "sınırsız özgürlük" masalı; bugün okullarda otorite tanımayan, kural bilmeyen ve şiddeti bir hak arama yolu gören nesillerin yetişmesine zemin hazırlamıştır. Okullarda yaşanan şiddet olayları ve artan akran zorbalığı, aslında evlerdeki sessiz çığlıkların birer yankısıdır. İletişimin koptuğu, sevginin sadece maddi imkânlarla ölçüldüğü, ekranların çocuklara bakıcılık yaptığı evlerde gençler, kendilerini yalnız ve değersiz hissetmektedir. Bu boşluğu ise internetin karanlık dehlizleri, şiddet içerikli oyunlar ve zararlı akımlar doldurmaktadır.
Bir anne ve baba için "iyi ebeveyn" olmanın ölçütü, çocuğun karnesindeki notlar olmamalıdır. Çocuklar, sadece ekonomik kaygılarla kapitalist sistemin kalıplarına hapsedilen modern köleler haline getirilmemelidir. Bunun için de çocukların talimle beraber terbiye edilmesi gerekir. Talim tek kanattır. Kuşun uçması için nasıl iki kanat gerekliyse, çocuk için de ikinci kanat olan terbiyeye ihtiyaç vardır. İdeal bir nesil yetiştirmek için ihtiyaç duyulan asıl terbiye ise Allah’ın dininin terbiyesidir.
"Terbiye" kelimesi Arapçada; korumak, ıslah etmek, gözetmek ve yükseltmek anlamlarına gelen "rabv" kökünden türemiştir. Bu kelime aynı zamanda "çocuğu veya ekini besleyip büyütmek, geliştirmek" manasında da kullanılır.[3] Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, dünya kadınlarına üstün kılınan Hz. Meryem[4] için Cenab-ı Allah; "Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi"[5] buyurarak, O’nun bu şekilde beslenip büyütülerek terbiye edildiğinden söz eder. Tıpkı toprağa atılan bir çekirdek gibi. Çekirdek nasıl çatlayıp bir ağaç haline gelmek için güneşe, suya ihtiyaç duyuyorsa, O da Zekeriyya Peygamber’in terbiyesinde, ilahi bir "güneş" ve "suyla" bir ağaç haline geldi. Hatta O’nun terbiyesi o daha toprağa atılmadan, anne karnındayken başladı. Annesi Hanne’nin, kızı doğmadan önce; "Rabbim, karnımdakini azatlı bir kul olarak sana adadım"[6] diyerek yaptığı dua; çocuğun istikametini belirlemede, terbiyenin anne karnında başladığını, ebeveynlerin niyetinin de bunda hayati bir rol üstlendiğini zımnen ifade eder. Bugün ise bunun tam tersi bir yaklaşımla, ebeveynlerin çocuk henüz doğmadan onlar için kurduğu tamamen dünyevi hayaller ve maddi planlar, doğacak çocuğun terbiyesinin niteliği hakkında bizlere önemli ipuçları vermektedir.
Hz. Meryem’in terbiye edilmesinde öne çıkan bir diğer faktör de mabette yetişmesidir. Mabetler; çocukların dış dünyanın gürültüsünden korunması ve dijital mecraların şiddet içerikli kucağına itilmemesi için ihtiyaç duydukları en güvenli limanlardır. Sahabe neslinin büyüklüğünün temel kaynağı da tam budur. Onlar küçük yaşlarda Mescid-i Nebevî’de bir tür sıbyan mektebi olan "küttâb"[7] denilen yerlerde, sonrasında ise "Suffe"de Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ve Onun atadığı öğretmenlerin terbiyesiyle büyümüşlerdir. Burada yetişen gençler, dünyanın gidişatını değiştiren sahabe neslini oluşturmuşlardır.
Anne ve babalar, evlatlarının kendilerine Rablerinin en kıymetli emanetleri olduğu bilincinde olmalıdır. Onların da sahabe yolunu takip etmelerini istiyorlarsa, onları sadece bu dünyanın geçici makamlarına hazırlamamalıdırlar. Çocuklarına bunu yapmaları, onlara yapabilecekleri en büyük kötülüktür. Bizim asıl vazifemiz onları "insan" eylemek, onları "eşref-i mahlukat" sıfatına layık birer fert olarak yetiştirmektir. Bunun yolu da Allah’ın insanlığa gönderdiği terbiye kitabı olan Kur’an’ın ilkeleriyle onları hemhal etmek, güvenli limanlar olan mabetlere yönlendirmektir. Bir dahaki yazımızda buluşuncaya dek, hepinizi Allah’a emanet eder; hayır dualarınızı beklerim.
[1] Araf Suresi 179. ayet
[2] Tahrim Suresi 6. ayet
[3] Firuzabadi, el-Kamusül Muhit, “rbv” maddesi
[4] Âl-i İmrân Suresi, 42. Ayet
[5] Âl-i İmrân Suresi, 37. Ayet
[6] Âl-i İmrân Suresi, 35. Ayet
[7] TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 29, s. 545-548