Ekim, yani hazan mevsiminin nişangâhı. Hazan daima hüznü barındırır. Membaı aynı ne de olsa. Hele hazin hikâyeler barındırıyorsa hazan ayı; hüzün katmerleşir, soluk borumuzda bir yumru olur, kaskatı eder yorgun bedeni. Dağların yüklenmekten imtina ettiği yükü yüklenen insanın cahilliği ayet ayet iner, hazanda manasını bulur. Bu hüznü anlatacak söz bulamaz insanoğlu kimi zaman. Lügatler kifayetsiz kalır. Hanzala sözlere dökemediği hüznü, çizgilere dökerek mesajına ölümsüzlük iksiri damıttı yıllarca. Kâbusu oldu lanetli kavmin. İnsanlıktan hesap sorarcasına sırtını döndü, herkese ama herkese küstü. İnsanların umursamazlığı karşısında kahroldu. Sırtını döndüğü insanlara nispet yaparcasına tabiata yöneldi. Kurda kuşa anlattı derdini. Kadim iki ağaç büyük mesajını sırtlayacak kadar vakur duruyordu karşısında. Umudu, sırdaşı, hâldaşı olmuştu bu iki ağaç: Meşe ve zeytin.
Meşe, Kürdistan dağlarının vazgeçilmez süsü. Kayaların bağrından fışkırır, kuraklığa meydan okur. Nice savaşlara tanıklık etmiş. Eşkıyaların yol kesiciliğini, jandarma baskınlarını, kıyamları ve kıyımları görmüş. Dengbêjler “sıtran”larını söylerken sırtlarına dayanak olmuş gövdesi. Beko’nun ihanetine karşı Mem ve Zin için sığınak olmuş kovuğu. Hanzala, bütün bu hikâyelerini biliyordu meşe ağacının. Sırtını ümmete, yüzünü meşeye çevirdi, meşenin dallarındaki görkemi incelerken nazenin bir yaprağın ağaçtan düşüşünü gördü ve derin bir ah işitti. Bu bir bıçaklanma mı, bir binadan atılma mı, cesedin üzerinden geçen aracın altında ezilme mi ya da ölü bedeninin ateşe verilmesi mi yoksa, yoksa bunların hepsi mi bilinmez. Yüreği kırp etti, bir cam kırığı duyarcasına beş duyusuyla hissetti. Titrek çizgilerle ي (Ya) harfini çizdi, akabinde ﺱ (sin) harfi belirdi. Bir belirsizlikle bir gizem, deruni bir mana oluştu zihinlerde. İçten dışa doğru helezonlar şeklinde bir ahhh… Kulaklarda “Allah” sedası yankılandı.
Derin bir ahh, kulaklarda Allah, Allah azze ve’l Fettah.
6 -8 Ekim vahşeti başlar başlamaz İsmail Heniye yer sofrasından kalktı ve “inna lillahi ve inna ileyhi raciun” diye mırıldandı. Eşi bir an için Gazze, Batı Şeria, Han Yunus… gibi bir belde veya şehirde bir şehit haberinin geldiğini sandı ve panikle ne olduğunu sordu. “Ne acılar var, bilemezsin. Herkes bizim gibi şanslı değil. Lanetli bir toplulukla savaşmak sanıldığı kadar zor değildir. Düşman bellidir. Başka diyarlarda soydaşları tarafından sadece “Rabbim Allah” dediği için acımasızca ve vahşi bir şekilde katledilen mümin kardeşlerimizin haberi geldi” diye yanıtladı. Henüz Amed’deki vahşetin senaristlerinin siyonistler olduğundan kimsenin haberi yoktu. Teks’in ABD’de 5 Ekim’de yönetmene verildiğini ancak akıl sahipleri fark etmişti. Vahşet tiyatrosu sahnelenirken derin dehlizlerde siyonistlerden direktif alan yönetmen ortadan kaybolmuş, sokakta kullanılmaya amade figüran ve kendini halka adamış kurban vardı.
İsmail Heniye’ye haberin Muhammed Dayf tarafında getirildiğini kimse bilmez. Şehit İsmail Heniye’nin eşi de bilmedi, bilemedi, bilemeyecek.(innalillahi ve inna ileyhir raciun) Zaten Muhammed Dayf’ın Muhammed Dayf olduğunu da mücadele arkadaşları ve eşinden başka kimse bilmiyordu. Muhammed Dayf’ın eşi de şehadetine kadar ne konumundan ne de yüklendiği yükün ağırlığından haberdardı. Bir gözünü kaybetmiş, defalarca saldırıya uğramış, ihanetin her türlüsünü görmüş bu korkusuz kahramanın gizemi dilden dile dolaşırken bir yerde iki gece üst üste kalmadığı için “misafir” lakabıyla bilinirdi. Yahya Sinvar’ın Gazze’de liderlik görevini üstlendiğinin üçüncü senesiydi Yasin katledildiğinde. Yasin her ne kadar Yahya Sinvar’dan habersiz olsa da ismini bir anlamda davanın lideri Ahmet Yasin’den alıyordu. Amed’de Yasin, Filistin’de Şeyh Ahmed Yasin, ulvi kitabın bir suresi Yasin.
Allah azze ve’l Metin.
Amed sokaklarında Yasin’in bıçaklarla parçalanan, binadan atılan cesedi zılgıtlar eşliğinde yakılmakta. Sağında Hasan, solunda Hüseyin. Kabil’in ihaneti ve Habil’in şehadeti. Hanzala bir ikiz çocuk resmi çizdi beyaz bir sayfaya. Biri ziftten kapkara, biri nurdan bir hüzme. Soyları aynı soy, boyları bir.
Şairin dediği gibi “Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir”
Tarihler 6-8 Ekim’i gösterirken meşe ağacının ani yaprak döküşüne kimse bir anlam veremedi Hanzala’dan başka. Kürdistan’ın kadim ağacı ilk defa erken vakitlerde yaprak döküyordu. Bir kuruma alameti mi, bir felaket haberi mi? Derken bir yaprak, bir yaprak daha… Riyad, Hasan, Hüseyin, Turan, Mahmut, Cengiz, Cumali, Fethi, Latif, Abdullah Muhammed, Fehad İbrahim Elduveric, Hatice…. Her bir isim Hanzala’nin çizgilerinde mücessem yeni bir hâl alıyordu. Yasin’i koruyamayan meşe utancından yapraklarını yolarken Filistin diyarının nişanesi, barışın göstergesi olan zeytin dalları arasında siyonistsiz bir dünya ülküsüyle yol almadaydı Muhammed Dayf. İsmail Heniye ile son görüşmesinden henüz kısa bir zaman geçmiş, Yahya Sinvar ile daha yeni görüşmüştü. Ebabillerin gökten saldıkları taş gibi gökten süzüleceklerini kimse bilmiyordu özgürlük elçilerinin. Tarihler 7 Ekim’i gösterdiği günün şafağı, kutlu bir kıyama gebe.
Hanzala, zeytin dalları arasındaki hışırtıyı duydu, başını kaldırdı, dünya nefesini tutmuş “Hanzala dönecek mi” diye bekledi ancak yine dönmedi. Herkes dönmesi ile ilgili umutlanmıştı oysa. Zira Aksa Tufanı ona adeta bir muştu oldu. Gökyüzünden ebabiller gibi süzülen insanlar yere inerken her biri bir aslan oluyor, Yahudi askerlerine ölüm zebanisi kesiliyordu. Azrail’in pençesindeki yaratıkların içler acısı hâllerini görünce, Şehit Ahmet Yasin’nin mahkeme koridorlarında “Bana dışarı çıktığım vakit karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim" sözü yankılandı. Bir dilim karpuz için davasını satacak sahte kahramanların maskesini düşürmek için öngörülü bir örnekleme mi bu karpuz yoksa bir metafor mu bilinmez ancak Hanzala, dikenli teller arkasında bir karpuz karikatürünü çiziktirdi.
Sonra zeytin ağacından birkaç yaprağın döküldüğü görüldü. Derken bir yaprak daha, bir yaprak daha. İsmail Heniye, Yahya Sinvar, Muhammed Dayf, Halid Nebhan, Rim…
Allah Azze ve’l Kerim