7 Ekim “Aksa Tufanı” dünya insanlarını üç farklı kategoriye ayırdı: İnsanları alyuvar ve akyuvarlardan oluşan bir kan taşıyan, diğer canlılardan daha gelişmiş bir beyni olan, birlikte yaşama kültürünü geliştirmiş… gibi tanımlamalarla ayırmak anlamsız artık. Bu tanımlamaların tamamı canlılık belirtisi olan özellikler olarak kalakalmıştır. İnsana eşrefi mahlûkat özeliğini veren detay bütün bu maddi özelliklerin dışında mana âleminde gizlidir.
İnsanlar bu tarihten itibaren keskin çizgilerle ayrılmışlar birbirlerinden: Bütün canlılar için zararlı olanlar; kendini aşıp idealizmi için yaşayanlar ve karbondioksit üretip oksijen tüketenler.
Aslında insanlık tarihini incelediğimizde bu üç grubun her dönemde var olageldiğini görmekteyiz. Dünya ilk iki grubun kapışma arenası olarak algılandığı için üçüncü grubun varlığı es geçilmiştir her daim. Sosyologlar bu grubu inceleme gereği görmemiş, tarihçiler onların yer kaplamasının gereksizliğine inanmış, edebiyatçıların zaten bu grup için söyleyecek söz bulmaları neredeyse imkânsız. Zira edebiyat biraz sevinç, biraz öfke durumunda meyvesini verir. Silik bir kişiliğe yazılacak ne ola ki?
Habil ve Kabil’in arenada kapıştığı anda silik kardeşin esamisi okunmuyor. Varlığı bile tartışmalı.
Hz. Hüseyin ve Yezid’in kapıştığı arenada Küfe halkı ihanet eden bir parantez olarak kalıyor hafızalarda.
Gazze’de olanlara karşı insanlık için ayakta olanlar nedense daha çok Batı ülkelerinde görülmekte. Asya ülkelerinde yaşayan insanların kahir ekseri bugün ne yazık ki üçüncü sınıftaki kategoriye girmekte. Yani oksijen azaltan organizma sayılmakta. Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş bu kitleyi uyandıracak bir uyarıcıya ihtiyaç var ki bunun da kısa sürede olacağıyla ilgili ümitvar değilim. Öyle ki sessizliğini ve sinmişliğini türlü bahanelerle örtbas etme çabasından da geri durmuyor. Bahanelerin arkasında mevzilenen bu güruh ortaya attığı safsataları da kızarmayan yüzüne bir perde gibi kullanma çabasında.
“HAMAS saldırmasaymış, orta yol bulunsaymış, anlaşma yolları zorlanmalıymış, oyuna gelinmişmiş… “ ve daha ne bahaneler ne bahaneler. Sanki 7 Ekim’den bir hafta önce Filistinli çocuklar işgalci çetelerin saldırısı altında değilmiş, isteyen Siyonist istediği Filistinlinin evini gasp etmiyormuş, beş yaşındaki çocuklar K9 köpeklerinin saldırısına maruz bırakılmıyor, bunu Yahudi çeteler eğlence aracı saymıyormuş, hahamlar tecavüz için fetva vermemiş gibi konuşan bir karbondioksit üreten organizmalara bir şey anlatmak beyhude bir çaba olur. 1990’lı yıllarda dağda ölüme terk edilen 415 Filistinli kahramanın varlığı onlara bir şeyler anlatmadığı gibi, beş on israil askeri üniformalı kuduz itin bir gencin kolunu tutup taşla kırdıkları sahne de onlar için sadece bir film karesinden ibaret.
Şimdi gelelim zararlı gruba. Esfellisafiline, yani aşağıların aşağısı, çukurlaşan belhüm adal güruha…
Aksa Tufanı’yla mülhit ve müfsit olan israil toplumunun bütün canlılar için tehlike olacağını iliklerimize kadar hissettik, kutsal kitabımızdan edindiğimiz bilgilerle ilmelyakin olarak bildiğimiz bilgimizi pekiştirdik, aynelyakin müşahede ettik.
Mülhit sıfatını aslında bu güruh için inançsız olan anlamıyla kullanmıyorum, zira bu grup sapkın hahamlar tarafından uydurulmuş bir kitaba inanıyor ve öylesine bu inanç sistemi iliklerine işlemiş ki ateist olanı bile seçilmiş ırk olarak yaratıldığına inanıyor. Hem ateist hem de seçilmiş olarak yaratıldığına inanmak. Tezatlığa bakar mısınız?
Sonra tahrif edilmiş kitaplarındaki:
“Ve rabbin sana teslim edeceği bütün halkları bitireceksin ve gözlerin onlara acımayacak…. O şehrin ahalisini mutlaka kılıçtan geçireceksin, onu ve onda olan her şeyi ve hayvanlarını tamamen yok edeceksin.” (Tesniye 7/16; 13/15)
Sanki tanrı değil terminatör devrede.
“Parlayan kılıcımı bileyip yargılamak için elime alınca, düşmanlarımdan öç alacağım, benden nefret edenlere karşılığını vereceğim. Oklarımı kanla sarhoş edeceğim. Kılıcım öldürülenlerin ve tutsakların kanıyla, düşman önderlerinin başlarıyla ve etle beslenecek.” (Tesniye 32:41-42)
Oklarını kanla sarhoş etme, kılıcını tutsakların kanıyla besleme. Dikkat ederseniz insanlık tarihinde tutsakları öldürmek ilkel kabilelerde bile hoş karşılanmazken bu sapkın güruhun kutsal(!) kitabında tutsakların kanlarının akıtılmasına vurgu var.
“Eriha Kenti’nin kapıları, İsrailliler yüzünden sımsıkı kapatılmıştı. Ne giren vardı, ne de çıkan. Rab, Yeşu’ya, “İşte Eriha’yı, kralını ve yiğit savaşçılarını senin eline teslim ediyorum” dedi. (İsrailli)
halk bağırmaya başladı, kahinler de borularını çaldılar. Boru sesini işiten halk daha yüksek sesle bağırdı. Kentin surları çöktü. Herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girdi. Böylece (İsrailliler) kenti ele geçirdiler. Kadın erkek, genç yaşlı, küçük ve büyük baş hayvanlardan eşeklere dek, kentte ne kadar canlı varsa, hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler. Sonra kenti içindekilerle birlikte ateşe verdiler. Ancak altını ve gümüşü, tunç ve demir eşyayı Rabbin Tapınağı’nın hazinesine koydular.” (Yeşu 6: 1-26)
“Kadın erkek, genç yaşlı, küçük ve büyük baş hayvanlarına hatta eşeklerine kadar ne kadar canlı var… Hayvan haklarını savunan aktivistler bu azgın topluluğun yok olması için çaba göstermeliyken bir sokak köpeğinin ölümüne kendisini paralayan sözüm ona aktivistler nedense Gazze’de bu azgın topluluğun vahşetine karşı üç maymunu oynuyor.
“Bütün İsrail Ay kentine döndü ve ahalinin hepsini kılıçtan geçirdiler ve o gün erkeklerden ve kadınlardan öldürülenlerin hepsi on iki bin kişiydi.” (Yeşu 8:24-26)Bu da sapkın Yahudi tarihinde “bir günlük ölüm bilançosu”.
"Ve Yeşu o günde Makeda’yı aldı onları ve onda olan tüm canları yok etti, arta kalan kimse bırakmadı. Ve Yeşu ve kendisiyle beraber tüm israil Makkeda’dan Libna’ya geçti ve Libna’ya karşı cenk etti onları ve onda olan tüm canları yok etti, arta kalan kimse bırakmadı.(…)
Ve Yeşu ve kendisiyle beraber tüm İsrail Libna’dan Lakiş’e geçti ve Lakiş’e karşı cenk etti onları ve onda olan tüm canları yok etti, arta kalan kimse bırakmadı. Ve Yeşu ve kendisiyle beraber tüm israil Lakiş’ten Eglon’a geçti ve ona karşı cenk etti onları ve onda olan tüm canları yok etti, arta kalan kimse bırakmadı. Ve Yeşu ve kendisiyle beraber tüm israil Eglon’dan Hebron’a çıktı ve Hebron’un tüm kentlerini ve oradaki tüm canları yok etti, arta kalan kimse bırakmadı. Ve Yeşu ve kendisiyle beraber tüm İsrail Debir’e döndü ve tüm kentlerini ve oradaki tüm canları yok etti, arta kalan kimse bırakmadı. Ve Yeşu tüm diyarı, dağlık bölgeyi, güneyi, Şefela’yı ve yamaçları ve tüm kralları vurdu israil’in Rabbinin emrettiği arta kalan kimse bırakmadı ve tüm nefes sahiplerini yok etti. Ve Gazze’ye kadar ve Gibeon’a kadar tüm Goşen diyarını vurdu.” (Yeşu 10/28-41)
Yani isralin rabbi Yahudi dışında dünyada canlı bırakmayın demiş. At, deve, eşek, kedi veya köpek fark etmez. Girdiğin yerdeki bütün canlıları ateşe ver, yok et, Yahudi tanrısı merhametin 1metresinden nasibini alamamış bir ölüm makinası sanki.
“İşte Erden (Şeria) ırmağından batıya doğru büyük denize (Akdeniz) kadar kırmış olduğum tüm milletlerin arazileri ile geriye kalan milletlerin arazilerini boylarınız için miras olarak kurayla böldüm. (…) ve Rabbin size söylediği gibi onların ülkesini mülk edineceksiniz” (Yeşu 23/ 4-5)
Burada ise bir emlakçının tarla toplama çabasını görüyoruz. Bütün bu ayetlerden sonra “Allah Yahudi rabbinin belasını versin” demekten kendimizi alamıyoruz.
MÖ 8. yüzyılda israil devletinin başında on yedi yıl hüküm süren "Kral Ahaz’ın öldüğü yıl gelen bildiri şu şekildedir:
Ey Filistliler, sizi döven değnek kırıldı diye sevinmeyin.
Çünkü yılanın kökünden engerek türeyecek, onun ürünü uçan yılan olacak.
Yoksulların en yoksulu doyacak, düşkünler güvenlikte yatacak.
Ama sizin kökünüzü kıtlıkla kurutacağım,
Sağ kalanlarınız da ölecek.
Bugün Gazze’de olanlar bu bildirinin eyleme geçme aşaması değil mi? Bu bildiri bugün eyleme geçiriliyorsa biz bu olayın neresinde duruyoruz.
Sahi, “Beleş Cennet yolcusu” olmaktan başka ne vasfımız var?