İtaat kavramı hakkında bireyin öğrenme düzeyini belirlemek için bilişsel alan basamaklarını kullanarak bir ön bilgi edinelim.
- Bilgi düzeyi (İtaatin anlamını bilir.)
- Kavrama düzeyi (İtaat ile ilgili örnekler verebilir.)
- Uygulama düzeyi (İtaat kavramını duruma uyarlayabilir.)
- Analiz düzeyi (İtaati tahlil edebilir.)
- Sentez düzeyi (İtaat hakkında özgün fikirler üretebilir.)
- Değerlendirme düzeyi (İtaat kavramı hakkında eleştiri, takdir etme açısından sonuç çıkarabilir.)
- Bilişsel sürecimizin bu altı basamağı herhangi bir konu hakkında öğrenme düzeyimizi belirler. Bu makalede itaat kavramını genel yaklaşımların ötesinde, değerlendirme düzeyinde ele alacağız.
Yaşamda ve dünyevi tüm çalışmalarda olduğu gibi sosyal hareketlerin ve hedefi ulvi olan tüm birlikteliklerin de şaşmaz ve de değişmez bir sistematiği vardır. Bu sistematiklik nizam ve intizam için elzemdir.
İtaat kelimesi bilgi düzeyinde “baş eğmek, söz dinlemek ve emredileni yerine getirmek” anlamlarına gelmektedir. Kime ve neye baş eğdiği, hangi sözü dinlediği ve kimin emirlerini yerine getirdiği bu kavramı irdelemek ve değerlendirmek için son derece önemlidir.
İtaat aslında özünde/evvelinde itaatsizliği içeren bir kavramdır. Sınırlara riayet, sınır dışına riayetsizliktir. Birey itaat ettiğinin dışındaki farklı emir, kanun vb. karar vericilere itaat etmemiş olur. Bu nedenle itaat asli manada hem hürriyet hem de esarettir. Hürriyettir çünkü birey tamamen özgün iradesi sonucu hakka itaat eder. Esarettir çünkü bilişsel düzey yetersizliğinden, akli kargaşadan ve içsel telaştan kurtulmak adına körü körüne batıla itaat eder. Evet itaat hem güvensizlik, savrulma ve anarşidir hem de temkin ve vakar ile huzura gark olmaktır. Hakka idrakli itaat sekinedir hem birey hem toplum için.
“İmandaki yakînlerini iyice artırsınlar diye, müminlerin kalplerine sekîneti indiren O’dur.”[1]
Evet yakîni arttıran, kalbi arındıran, hayatı durulaştıran sekînenin kaynağıdır itaat. İdrakli itaat. İdrakten yoksun itaat kölelik, kula kulluk… Ne kadar az bilirsen o kadar rahatsın hezeyanı. Batıla cahilce itaat... Nefse, hevaya, eneye…
Asırlar boyu kralların, tiranların ve özelikle de asrımın beşeri sistemleri, sömürgeci güçleri, siyasi öncüleri, patronları idrakten yoksun itaati telkin etmekle sömürge düzenlerini kurmuşlar. İtaat kavramının ulvî manasını perdeleyerek süfli anlamını piyasaya
sürmekle nicelerini sürülere dönüştürmüşlerdir. Bu nedenle çağımın her bir kavram ve kurumu adeta birer hapishaneye dönüşmüş. Bilinci, idraki ve hakikati hapseden fikirsel hapishaneler… Bedeni hür olsa da ruhu, şahsiyeti nice zincirlerle derdest edilmiş. Koşulsuz ve idraksiz itaatin oluşturduğu esaret çağım. “Ben”e, hazza, mala, çıkara, şehvete, şöhrete itaat revaçta. Bu körü körüne itaat ile köleleştirildiklerinden bihaber sömürülen tutsaklar. Hürriyeti esaretin kalın ve karanlık dehlizlerinde arayan zavallılar… İtaati sadece bilgi düzeyinde bilen bilişsel yetersizler…
Bunlara karşı evvela itaatsizliği, sonra tepkisel yaklaşımı önceleyen hür ve vicdanlıların tek yolu var, o da idrakli itaat. Yani aklı haklı kullanmak… Bilişsel düzeyin arttıkça idrakin yani itaate iştiyakın artar. Hakk’a ancak ve ancak bilinçli olarak itaat edilebilir. Yoksa batıla itaat ederek Hakk’a itaat edildiği sanılır. Hakikate itaat, birey hapishanede bile olsa ona zindanı saray kılar. Kırılmaz zincirler ile derdest edilse bile onun ruhu, şahsiyeti adeta gökyüzünde hürriyet gezintisine çıkar. O asla esaret altına alınmamış ve alınamaz.
Öyleyse kişiye prangalar vuran, düşünme yetisini alıkoyan, bireyi adeta komutları uygulayan robotlara dönüştüren itaat ile kişiyi özgürleştiren, düşünmesini kavileştiren ve bireyi özgün iradesiyle olması gereken sınırlarda muhafaza eden itaat ile asla bir olamaz ve hiçbir zaman karıştırılmamalıdır.
Hayatın hakiki manasını tüm insanlığa hayatın hakiki yaratıcısı net bir şekilde belirlemiştir. Evvela kulluk(itaat) ve tamamını dolduran imtihan… İmtihan ancak ve ancak itaat ile kolaylaşır, kazanılır. İtaat olmaksızın imtihan yolculuğunda aşılmaz binler engel ve anlaşılamaz yüz binler sorun hep orta yerde kalakalır.
İdrak etmediğini tarif etmek sathi (üstün körü) kalacaktır. Tam tarif edemesen de onu pratize etmek idrak etmek demektir. İşte bu idrak pratik idraktir ve hayatın kısalığını daha da kısaltacak, bizatihi edinecek pahalı tecrübeler yerine hazır tecrübelilerden istifade etmek ile elde edilir. Her durumu tecrübe etmek madem imkânsızdır öyleyse diğerlerinin tecrübelerinden istifade etmek zaruri olur. İşte bu zaruret pratik idrak ile yani hakikate koşulsuz itaat ile elde edilebilir. Pratik idrak içinde samimiyet ve heyecan, bilinç ve farkındalık bulunduran kavi bir idrakin neticesidir.
Amasız itaat aslında kulluk bilinciyle yani fıtri varlar ile isteyerek, kabul ederek vahyin öncülüğünde bir yaşam oluşturmak veya bunun için mücadele etmektir.
Esefle belirtilmelidir ki pratik idrak ve aklı haklı kullanmak bilinçsiz asrımızın en çok muhtaç olduğu özgürlüklerdir. İtaati kölelik ve itaatsizliği hürriyet telakki eden şu asrımızın asi ruhunu kirleterek besleyen asıl zehir bu bilinçsizliktir.
İdraklerin buğulandığı, gönüllerin leke aldığı ve kalplerin itmînân derecesine varamamış olmanın belki de en büyük nedeni itaat hakikatini yanlış değerlendirmektir. İşte bu ahir zamanın dehşetli fitnelerinden birisi…
Sahabenin örnekliğiyle itaat anlayışı:
Esaretin en esfel düzeyi kişinin nefsine, kendine itaati iken hürriyetin en ulvî noktası Rabbine itaatidir.
İdrakli itaatin en etkilisi, aşk ve iştiyak yüklü muhabbetin neticesinde sahabe efendilerimizin Peygamber Efendimize olan itaatidir. Aralarında itaatin en mükemmel şekilde tahakkuk ettiğini ve bunun sonucunda çok kısa bir sürede dünyanın çoğunu hak ve adalet açısından fethetmesinde buluyoruz. Rabbimiz, Nisa Suresi 69. ayette şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a ve Resul’üne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”
Evet, ashabın itaati gönül rızası ile istiklal ve istikbal kaygılarından arındırılmış hakiki itaattir. Bu nedenle o çağın şirk-küfür, ene-nefis, şehvet-şöhret zindanlarından firar ederek gerçek özgürlerden olmuşlardır. Zaten Müslümanın hürriyet ve sekinet derecesi, Allah ve Rasulü’nün emirlerine itaati oranındadır. Bunun kemale ermesi ise idrakli itaatteki titizliği, hassasiyeti, arzu ve muhabbeti nispetinde olacaktır.
Dünyaya huzur ve mutluluk yükleyen, özgür ve özgün nizam yani İslam Nizamı bu nedenledir ki mutî/itaatkâr olmayı önceler.
Şu ayeti kerime ile vereceğimiz örneği itaat kavramını değerlendirme düzeyinde incelemesini yaparak makalemizi sonlandırmanızı istirham ederim.
“Ey İman Edenler! Allah’a, Resulü’ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.”[2]
Hz. Abdullah bin Revaha’nın hanımı şöyle anlatır:
“Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hutbeye çıkmıştı. Bu esnada mescide doğru gelmekte olan Abdullah (radiyallahu anh) Allah Resulü’nün; “Oturun!” buyurduğunu uzaktan işitti. Daha mescide varmamış olmasına rağmen, hemen olduğu yere oturuverdi. Bu durum daha sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’a bildirildiğinde, Hz. Abdullah’a:
“Allah Teâlâ senin, Allah’a ve Resulü’ne itaat iştiyakını artırsın.” diye buyurdular.