Haçlı Siyonist ittifakının, İran saldırısı konusunda hiçbir hesabı tutmadı. ABD yapmış olduğu yanlış hamlenin bedelini ağır bir şekilde ödemektedir. İran'a yönelik başlatılan ağır saldırının birkaç gün içinde rejim değişikliği ile neticeleneceği öngörüldü. İran halkının saldırılar ile beraber ayaklanacağı düşünüldü. İran'ın kendisine has dinamikleri hesaplanmadan ve işgalci israilin her ne pahasına olursa olsun ABD'yi savaşa sokma çabaları sonucu ABD savaşa girdi. Evdeki hesap çarşıya uymadı. İran halkı, emperyalist güçlere karşı İran yönetiminin etrafında toplandı ve toplumsal kenetlenme meydana geldi.
İran'ın komuta ve kurmay kademesi vurulmasına rağmen kısa sürede toparlandı. Hiç kimsenin beklemediği bir direniş oldu. İran'ın füze teknolojisinin bu seviyeye vardığını hiç kimse tahmin edemedi. ABD'nin bölgedeki tüm üsleri ağır bir saldırı altına alındı. Özellikle radar üsleri yerle yeksan edildi.
Bu misilleme, ABD için sadece askeri bir yıkım değil, aynı zamanda stratejik bir kırılma anlamına geldi. ABD’nin kabadayılığı kendisine pahalıya mal oldu. İşgalci israil yangın yerine döndü.
ABD ve işgalcinin yenilmezlik algısı büyük ölçüde kırıldı. ABD ve işgalci rejimin, kağıttan kaplan oldukları ortaya çıktı.
Gelinen nokta itibariyle, ABD hiç bir hedefine varamadğı gibi, başladığı noktanın gerisine düştü.
İran, bu kadar ağır saldırıya rağmen geri adım atmadı. ABD'nin müttefikleri şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ABD'yi yalnız bıraktı. Kanada ve Avustralya gibi adeta bir eyaletcesine hareket eden devletler bile ABD'yi yalnız bıraktı. ABD'nin koçbaşı ya da mızrak ucu olan NATO dahi ABD’yi yalnız bıraktı. Avrupa sırt çevirdi. İran savaşı, Amerika'nın içinde bile beklenen desteği görmedi. Sadece, terör çetesi israil ve onların tasallutu altındaki Almanya'dan bu saldırı için destek geldi.
Bu saldırılar esnasında, İran da yıkıcı misilleme eylemlerinde bulundu. Sözde ABD müttefikleri gerici Arap rejimlerindeki üsler darmadağın oldu. İşbirlikçi Arap rejimlerine koruma sağlamayı vaat eden ABD, kendisini bile koruyamadığı gibi, Arapları da mızrak ucu gibi kullanmaya ve savaşa dahil etmeye çalıştı. ABD'nin bu aciz tavrı, işbirlikçi Arap rejimleri için tam bir hayal kırıklığı ve yıkım oldu.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. ABD açısından yeni bir dönem başlıyor. Haydut ABD ve terör çetesi israilin tüm insanlık için ortak tehdit olduğu görüldü.
Belki de bu savaştan sonra bölgede ve dünyada köklü gelişmeler olabilir.
Her haliyle İran, Haydut ABD ve terörist israil karşısında bir kale olarak durmaktadır.
Batı Asya ve dünya hakimiyeti konusunda ABD’ye büyük bir engel çıkarmaktadır. Bu yönü ile aslında İran sadece kendi adına bir cephe değildir. İran, şu an İslam Ümmeti ve insanlık adına bir cephedir ve bu cephe asla düşmemelidir.
Batı Asya, son yüzyılda küresel güçlerin hesaplaşma sahası olmaya devam ediyor. Bu hesaplaşmanın merkezinde ise çoğu zaman üç aktör öne çıkıyor: Amerika Birleşik Devletleri, işgalci israil ve İran. Bölgedeki güç dengelerini belirleyen bu üçlü arasındaki gerilim, sadece askeri değil; ideolojik, siyasi ve ekonomik boyutlarıyla da derinleşiyor. “ABD–işgalci rejimin İran’la imtihanı” ifadesi, aslında uzun yıllara yayılan bir çatışma ve rekabet sürecinin özeti niteliğindedir.
İran ile ABD arasındaki gerilim, 1979’daki İran İslam Devrimi ile yeni bir boyut kazanmıştır. İran İslam Devrimi sonrasında ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olan Şah rejimi devrilmiş, yerine Batı karşıtı bir yönetim kurulmuştur. Bu değişim, Washington açısından sadece bir müttefik kaybı değil, aynı zamanda bölgede ideolojik bir meydan okumaydı. İran, bir anda bütün İslam dünyasında emperyalizme karşı başkaldırı ve meydan okumanın sembolü oldu.
Birçok İslami hareket, bu meydan okumayı bir mücadele perspektifine dönüştürdü.
Bu noktada terrorist israil faktörü devreye girer. Kuruluşundan bu yana bölgedeki en önemli Batı müttefiklerinden biri olmuştur. ABD ile olan stratejik ortaklığı, askeri ve ekonomik desteklerle güçlendirilmiş; bu durum, onu Ortadoğu’da ayrıcalıklı bir konuma taşımıştır. İran ise devrimin ilk gününden itibaren terör çetesi israili ortadan kaldırılması gereken bir kanser uru olarak görmüş ve Siyonist varlığın ortadan kaldırılmasını temel stratejik hedef olarak belirlemiştir.
Bu eksende Filistin davasının yılmaz savunucusu olmuştur. Hatta bu konumu, siyasetinin ana eksenine oturttu.
İran-Irak Savaşı, İran’ın bölgesel konumunu şekillendiren en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. ABD’nin dolaylı olarak Irak’ı desteklediği bu savaş, İran’ın hem askeri hem de ideolojik olarak daha dirençli bir yapıya bürünmesine neden olmuştur. Savaş sonrası süreçte İran, bölgedeki etkisini artırmak için direniş hareketleri üzerinden bir strateji geliştirmiş ve Batı Asya'da ortak bir direniş ekseni inşa etmiştir.
ABD ve işgalci israil açısından İran’ın bu yayılmacı politikası ciddi bir tehdit olarak görülmektedir. Özellikle İran’ın nükleer programı, uluslararası arenada büyük tartışmalara yol açmıştır. Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA), İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlandırmayı amaçlayan önemli bir anlaşma olarak öne çıkmıştır. Ancak Donald Trump yönetiminin bu anlaşmadan çekilmesi, gerilimi yeniden tırmandırmıştır. ABD’nin İran’a yönelik ağır yaptırımlar uygulaması, ekonomik baskıyı artırırken; İran da buna karşılık olarak nükleer faaliyetlerini yeniden hızlandırmıştır.
Terör çetesi israil ise İran’ın nükleer silah geliştirmesini “varoluşsal bir tehdit” olarak görmektedir. Bu nedenle zaman zaman İran’ın nükleer tesislerine yönelik sabotaj ve siber saldırılar gündeme gelmiştir. Bu tür operasyonlar, açık bir savaş ilanı olmaksızın yürütülen “gölge savaşının” bir parçasıdır. İran da bu saldırılara doğrudan ya da dolaylı yollarla karşılık vermektedir.
Son yıllarda gerilim sadece diplomatik ve ekonomik düzeyde kalmamış, askeri boyuta da taşınmıştır.
Bu süreçte işgalci israilin rolü de oldukça dikkat çekicidir. Terörist Benjamin Netanyahu liderliğindeki işgalci israil yönetimi, İran’a karşı sert bir tutum benimsemiş ve ABD’yi daha agresif politikalar izlemeye teşvik etmiştir. İşgalcinin bölgedeki askeri operasyonları ve istihbarat faaliyetleri, İran’ın etkisini sınırlamayı hedeflemektedir.
Ancak bu gerilim sadece devletler arası bir mesele değildir. Aynı zamanda ideolojik bir çatışmayı da barındırmaktadır. İran, kendisini “direniş ekseni”nin lideri olarak konumlandırırken; ABD ve işgalci, bu ekseni “istikrarsızlaştırıcı bir güç” olarak tanımlamaktadır. Bu söylem farklılığı, tarafların uzlaşmasını zorlaştıran en önemli unsurlardan biridir.
Ekonomik boyut da bu imtihanın önemli bir parçasıdır. ABD’nin uyguladığı yaptırımlar, İran ekonomisini ciddi şekilde etkilemiştir. Enflasyon, işsizlik ve para biriminin değer kaybı, İran halkının yaşamını zorlaştırmıştır. Ancak bu durum, İran yönetiminin geri adım atmasına yol açmamış; aksine daha dirençli bir politika izlenmesine neden olmuştur.
Bununla birlikte, ABD’nin bölgedeki politikaları da eleştirilmektedir. Irak ve Afganistan müdahaleleri, Washington’ın Ortadoğu’daki imajını zedelemiş; “demokrasi getirme” söyleminin sorgulanmasına yol açmıştır. Bu durum, İran’ın propaganda açısından elini güçlendirmiştir. Şu an hem iç kamuoyu hem de dış kamuoyunda rüzgar İran'dan yana esmektedir.
Geleceğe bakıldığında, ABD–israil–İran üçgenindeki gerilimin kısa vadede sona ermesi pek olası görünmemektedir. Nükleer program, bölgesel nüfuz mücadelesi ve ideolojik farklılıklar, bu çatışmanın temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Ancak doğrudan bir savaşın maliyetinin yüksek olması, tarafları daha çok dolaylı yöntemlere yönlendirmektedir.
Sonuç olarak, ABD ve terörist israilin İran’la olan imtihanı, sadece askeri bir mücadele değil; aynı zamanda bir irade, strateji ve ideoloji sınavıdır. Bu sınavın sonucu, yalnızca bu üç aktörü değil, tüm Ortadoğu’nun geleceğini etkileyecektir. Gerilim sürdükçe, bölgedeki istikrarsızlık da devam edecek; barış umutları ise her geçen gün biraz daha zayıflayacaktır.
Bu mesele, aynı zamanda küresel ölçekte bir etkiye sahiptir. Yaşanan son savaş tüm dünyayı adeta 3. Dünya Savaşı'nın eşiğine getirmiştir.
Tüm insanlık, haydut ABD ve terörist israilin saldırganlığının bedelini ödemektedir.