Tarihin kırılma noktaları, sadece orduların çarpıştığı, cephe hatlarının değiştiği ya da haritaların yeniden çizildiği anlar değildir. Asıl kırılma, zihinlerde ve vicdanlarda yaşanır. Ortadoğu’da kökleri derinlere inen, küresel güç dengeleri ve bölgesel fay hatları üzerinde yükselen ABD-İran savaşı, tam da böyle bir meseledir. Bu çatışma, modern zamanların sıradan bir jeopolitik krizinin ötesinde; İslam dünyasının adalet, basiret, ümmet bilinci ve ahlaki tutarlılık noktasında imtihan olduğu en ağır fikri testlerden biridir.
Savaşın yıkıcı gölgesi İslam coğrafyasının üzerine düşerken, bir Müslümanın bu tabloyu nasıl okuması gerektiği sorusu hayati bir önem kazanmaktadır.
Başta siyasal konular olmak üzere her konudaki ölçümüz, Kur'an ve Sünnettir.
Kur'an'ın rehberliğinde, Peygmaberin nebevî metodu çerçevesinde oluşturulacak bir zemin ve bakış açısı, olaylar karşısında savrulmamızı engelleyecektir. Yine bu çerçevede şekillenen, hikmet ve basireti esas alan siyasal strateji, tarihin doğru tarafında yer almamızı sağlayacaktır.
Bu temel prensipler göz ardı edilerek atılan her siyasi, askeri ve ekonomik adım; hüsrandır, savrulmadır. Basiretsiz, dirayetsiz ve hikmetsiz yaklaşımlar; kısa, orta ve uzun vadede İslam Ümmeti'ni felakete sürükleyecektir. Konjonktür denilen durumsal yaklaşımları kutsamak ve bu çerçevede tutum belirlemek; hem ilkesizlik hem de büyük felakete davetiye çıkarmaktır.
Yine siyaseti duruş belirlerken, önceliklerimizin sıralamasını iyi yapabilmeliyiz. Bu öncelikler belirlenirken Nebevi siyaset esas alınmalıdır. Ümmet anlayışı ve İslam kardeşliği mefkuresi hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.
İslam ümmetinin bugünü ve yarını, kişisel siyasi menfaatlerin ve salt milli menfaatlerin kurbanı yapılmamalıdır.
Halkı Müslüman olan devletler arasındaki çekişme ve ihtilaflar çatışmaya ve düşmanlığa dönüşmemelidir. İç ihtilaflarımızı siyaset ve müzakere yolu ile çözümlemeliyiz. Müslüman olan halklar ve devletler arasında ihtilaf olduğunda da; mezhebi, milli veya siyasal çıkarlar perspektifinden değil; Kurani perspektifden hadiseye bakmak ve bu ölçüler zemininde bir yargıya varmak gerekir. Asabiyet ve mezhepçi tutumlar, adaletimize gölge düşürmemelidir.
Zira İslami duruş, tepkisel değil ilkeseldir. Kur'an-ı Kerim'in adalet ölçüsü son derece nettir:
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe itmesin." (Mâide, 8)
Müslüman akıl, olayları aktörlerin kimliğine göre değil, eylemlerin ahlakına ve adaletine göre tartmakla yükümlüdür.
Küresel Emperyalizme Karşı Net Duruş
Tarihsel süreç göstermiştir ki, Batılı emperyalist ve haydut güçlerin İslam Coğrafyasına yönelik askeri ve siyasi müdahaleleri hiçbir zaman bölge halklarına adalet, özgürlük veya huzur getirmemiştir. Irak'ta, Afganistan'da ve Suriye'de yaşanan yıkımlar, hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Bu zalimlerden medet ummak; gaflet ve ihanetin zirvesidir.
İslam coğrafyasının kalbine yönelik her türlü emperyalist müdahale, sömürgeci mühendislik ve askeri vesayet teşebbüsü ilkesel olarak reddedilmelidir. Bir Müslümanın, Müslüman bir ülkenin bombalanmasını, altyapısının çökertilmesini veya sivil halkının katledilmesini mutlulukla karşılaması ya da buna "meşruiyet" araması, İslami kardeşlik ve adalet ahlakıyla bağdaşmaz. Emperyalist güçlerin bölgedeki varlığı, krizleri çözmek bir yana, mevcut krizleri derinleştiren en temel faktördür.
Bölgesel Siyasetlerin Eleştirel Analizi
Emperyalizme ilkesel olarak karşı durmak, bölgesel aktörlerin iç ve dış politikalarını eleştiriden muaf tutmak anlamına gelmez. Elbette her ülkenin yanlış politik adımları eleştirilir, hak ve hakaniyet önerilir. İhtilaflar konusunda hakemlik yapılabilir. Ama dış düşman söz konusu olunca, tüm Müslümanlar ortak bir strateji ile hareket etmelidir.
Bir Müslüman halka yapılan saldırı tüm Müslümanlara yapılmış sayılmalıdır. Çünkü Kur'an bize bunu emrediyor ve Allah Resulü'nün tumumu böyle idi.
Yine Müslüman halklar veya devletler rakip olabilirler ama asla düşman olamazlar ilkesi benimsenmeli; Müslüman bir devlet veya halk aleyhinde, Haçlı - Siyonist ittifakı ile işbirliği yapılmamalıdır. Böyle bir işbirliği, İslam'a savaş açmadır, ihanettir, köleliktir, zillettir.
İslam düşmanları ile işbirliği yapanlar, Allah'a ve Peygamber'e savaş açmıştır.
Böyle bir tavrın, hiçbir şekilde makul ve anlaşılır bir tarafı yoktur.
Mezhepçilik Fitnesi ve Ümmetin Birliği Sınavı
ABD-İran geriliminde en büyük tehlike, bu çatışmanın Şii-Sünni fay hattını tetikleyecek bir "iç savaşa" ve nefret dalgasına dönüştürülmesidir. Emperyalist aklın bölgedeki en kullanışlı aracı her zaman "böl, parçala ve yönet" stratejisi olmuştur.
İslam dünyasını içeriden kemiren mezhepçilik, Müslümanların enerji ve basiretini tüketen en büyük zehirdir. Bir Sünni Müslümanın, sırf mezhebi farklılıklar nedeniyle bir Şii toplumun felaketinden memnuniyet duyması veya tam tersi durumlar, Kur'an'ın ümmet tanımını göz ardı etmek anlamına gelir.
"Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim; öyleyse bana kulluk edin." (Enbiyâ, 92)
Savaşın yaktığı ateş, mezhep ayrımı gözetmeksizin kadınları, çocukları, masum sivilleri ve ümmetin geleceğini yakar. Dolayısıyla Müslüman akıl, Sünni veya Şii radikalizmin ürettiği nefret söylemlerine prim vermemeli; ümmetin ortak maslahatını ve masumların can güvenliğini her türlü siyasi ve mezhebi ajandanın üstünde tutmalıdır.
Peki, küresel ve bölgesel güçlerin kapıştığı bu arena karşısında Müslüman toplumlar ve entelektüeller nasıl bir tutum benimsemelidir?
1. Enformasyon Savaşlarına Karşı Temyiz ve Zihni Bağımsızlık
Savaşlar sadece cephede değil, medya ve algı merkezlerinde kazanılır veya kaybedilir. ABD merkezli medyanın ürettiği "özgürleştirme" söylemlerine itibar edilmemeli ve bu mahrecten çıkan bütün haberler süzgeçten geçirilmelidir. Kur'an'ın "Size bir fasık haber getirdiğinde onu araştırın..." (Hucurât, 6) emri, dijital çağın bilgi kirliliğinde en büyük zırhımızdır.
2. Maslahat ve Hikmetle Hareket Etmek
İslam siyaset düşüncesinde "maslahat" (toplumsal fayda ve esenlik), kararların merkezinde yer alır. Bir kriz anında verilecek tepkilerin, söylenecek sözlerin veya alınacak tavırların Müslüman halkların zararına mı yoksa yararına mı olacağı iyi hesaplanmalıdır. Gazze'de, Suriye'de, Sudan'da ve coğrafyanın dört bir yanında kan akarken, yeni savaş alanlarının açılması yalnız ve yalnız küresel sömürü odaklarının işine yarayacaktır.
Sonuç: Kuranî ve Nebevî bir duruş ile tarihin doğru tarafında yer almak
ABD-İran gerilimi, ne sadece jeopolitik bir satranç ne de basit bir bölgesel güç mücadelesidir. Bu kriz, Müslümanlar için adalet anlayışlarının, basiretlerinin ve ümmet bilincinin ne kadar sağlam olduğunu sınayan çetin bir imtihandır.
Bir Müslümanın bu savaşa bakışı; ne emperyalizmin değirmenine su taşıyan bir vurdumduymazlık ne de mezhebi ve ulusçu hataları körü körüne savunan bir holiganlık olmalıdır. Müslüman, hakkın ve adaletin yanında, zulmün ve işgalin karşısında dimdik duran; vicdanını mezhebi, kavmi veya siyasi taassuplara kiralamayan kişidir.
Coğrafyamızın ihtiyacı olan şey; ne küresel güçlerin sahte kurtarıcılığı ne de kendi içinde çatışan vizyonsuz politikalardır. İhtiyacımız olan; Nebevî adalet anlayışıyla kuşanmış, feraset sahibi, ümmetin vahdetini savunan ve hakikati her şartta haykırabilen bağımsız bir Müslüman aklıdır.
Bilinmelidir ki; bugün herhangi bir Müslüman ülke saldırılar karşısında yalnız bırakılırsa hatta düşman ile işbirliği yapılırsa sıra misafir sanatçıları oynayan diğer ülkelere de gelecektir.
Bir İslam ülkesinin düşmesi, hem ilkesel hem de stratejik olarak diğer ülkelerin faydasına değildir.
Tam tersine diğer ülkelerin sırasının yaklaşması ve çanların onlar için çalması anlamındadır.
Ya farklılıklarımız ile beraber birbirimizi kabul edip hep beraber var olacağız ya da hepimiz bir bir sırasını bekleyen kurbanlık koyunlar gibi emperyalistlere yem olacağız.
Mevzu, İran değil, İslam Ümmeti'nin ta kendisidir.
Sarı Öküz hikayesinin tekerrür etmemesi temennisi ile...