Gerekçe, 15 Eylül 2014 tarihinde IŞİD’in Kobanê saldırısıydı. Ancak Kobanê saldırısı sadece bir bahaneydi. PKK, 2006 yılında OSLO sürecinde MİT ile gerçekleştirdiği görüşmelerde bölgede tek muhatap olarak görünmek istedi. Muhalif hiçbir oluşumun varlığına tahammül etmeyeceğini göstermeye çalıştı ve o tarihten itibaren birçok İslami STK’ya saldırmakla dişini gösterme çabası içine girdi. MİT’in kendisini muhatap almasıyla birlikte PKK’da özgüven patlaması yaşandı. Öyle ki, bu gelişmeler kendisini doksanlı yıllarda İslami camialardan almış olduğu mağlubiyetin rövanşını alma hülyasına kaptırdı. O tarihlerden kalma kuyruk acısını unutmamıştı. İslami yapıların sabrını zorlaması, vur kaçlarla ilk günkü gibi güçlerinin yerinde olup olmadığının yoklamasını yapma gibi girişimler peşinde koştu. Müslüman Kürt halkı hep sabretti. Karşılık vermemeye çalıştı. Kürt evlatlarının kanlarının dökülmesine müsaade etmeme konusunda dişlerini sıktı. Ancak PKK bu suskunluğu, halkın maslahatı gereği karşılık vermeme tavrını acziyet olarak algıladı. Kendi tabanında IŞİD şeytanlaştırılmışken bir taşla iki kuş vurma misali onlarla hiçbir organik bağı olmayan, hatta IŞİD tarafından hedef gösterilme ve tekfir edilmeye maruz kalan İslami STK’ları da imha ve yok etme hayali peşinde koşmaya çalıştı.
Kobanê hadisesiyle PKK cenahından ağız birliği yapılmışçasına açıklamalar gelmeye başladı. Bu açıklamalarda kan kokuyordu, herkesin bulunduğu yerde ayağa kalkması gerektiğinden bahsediliyordu. Her yerin Kobanê’ye dönüştürülmesi gerektiğine vurgu yapılıyor, açıkça ifade ediliyordu. İlk açıklama 22 Eylül’de Karayılan’dan geldi:
“… Artık sınırların bir anlamı kalmamıştır. …Kobanê saldırısı ile Kuzeydeki süreç aslında bitmiştir. Son sözü Apo söyleyecektir. …Kuzeydeki halkımız Suruç’a, sınıra gitsin…” gibi kimi ara cümlelerle buraya almadığımız uzun bir açıklama yaptı. Akabinde, 24 Eylül’de HÜDA PAR’dan konu ile ilgili bir açıklama yapıldı. Açıklamanın önemli bir kısmı şöyleydi:
“…Bugünlerde Kobanê’de yaşanan mağduriyetlerin ve göçün sorumlusu Rojava’da kendisi dışında hiçbir örgütlü Kürt siyasi grubuna hayat hakkı tanımayan PYD ve dolayısıyla PKK’dir. PYD’nin despot ve tekçi yaklaşımının ABD ve müttefiklerinin IŞİD’e yönelik saldırısında koalisyon güçlerine tetikçilik yapma hevesinin, Kürt halkının haksız yere maruz kaldığı ve kalacağı olası mağduriyetlerdeki rolü göz ardı edilmemelidir…”
Her fırsatta Kürt halkının selametini düşünen İslami kesimlere karşılık PKK hep kan ve gözyaşı üzerinden siyasetini sürdürmeye devam etti. Üstelik bu kan ve gözyaşı, Kürt halkının bizzat kendisinindi. Öldüren Kürt, öldürülen Kürt evladı olacaktı. Kazanan Emperyalist Batı olacaktı. 1 Ekim’de DBP İl Başkanlığı basın açıklaması Diyarbakır Ofis AZC plaza önünde gerçekleştirildi. “Hayatı durdurma” çağrısı yapıldı ve bu başlık altında el ilanları dağıtıldı. Bu kapsamda ve kontak kapatma, tencere ve tavaları vurup gürültü çıkarma, korna çalma, ışıkları açma kapama gibi eylemler gerçekleştirildi.
Günler belki aylar öncesinden birçok silah şehre taşınmış ve kapsamlı bir kalkışmanın provası yapılmıştı zaten. FETÖ polisleri bu transferin önünü açmış kalkışmanın ekmeğine yağ sürmüştü. Geride sadece halkı galeyana getirmek ve yalan yanlış yönlendirmek kalmıştı. Son günlerde halkı kışkırtma, birbirlerine karşı kırdırtma faaliyetlerine hız verildi.
DBP Diyarbakır İl Eş Başkanı Zübeyde Zümrüt 6 Ekim’de Koşuyolu Parkında halkı provoke ederek, açık hedef göstermek suretiyle delilsiz, mesnetsiz bir iddiada bulunuyordu:
“Sadece Diyarbakır’da 400’e yakın dernek üzerinden IŞİD çetelerine destek verildiğini biliyoruz.” diyordu.
Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi galeyana getirilen kimi dengesiz ve ölçüsüz gençlerin hedefleri belliydi artık ve bu kışkırtma neticesinde 7 Ekim’de örneği görülmemiş katliam gerçekleşti. Nereden bakarsanız bakın bu katliamların azmettiricileri açık bir şekilde orta yerde duruyor, saklama gereği duymuyorlardı. O gün çekinmeden insanları sokağa çağıranlar, vahşi katliamlar neticesinde de arlanmadı, yüzleri kızarmadı. Kameralar karşısında ecel terleri döktüler; ama o ter pişmanlıktan değil ölüm korkusundandı… Çünkü biliyorlardı ki Kürt halkı hesap sormaya kalkışırsa Kürdistan’da onlara âmân verecek kimse olmaz.
Bu kez KCK’dan ses çıkmaya başladı:
“…Kuzey halkımız IŞİD çetelerine, uzantılarına ve destekçilerine hiçbir yerde yaşam şansı tanımamalıdır. Tüm sokaklar Kobanê sokaklarına dönüştürülmeli…”
KCK’nın işaret fişeğiyle YDG-H, PKK’nin sözde silahlı güçlerinden ses yankılandı:
“Kürdistan ve TC’de tüm asayiş güçlerimizin dikkatine, silahlanın Hizb-i Kontra Hüda Par üyeleri görüldüğü yerde infaz edilecek.”
“Asayiş güçlerimizin dikkatine Kürdistan’da Hüda Par ve bağlantıları yok edeceğiz.”
Artık hedefte tamamıyla HÜDA PAR ve çevresi vardı. Gündemde IŞİD diye bir şey kalmamıştı. Kışkırtma açıklamaları birçok yerden, özellikle üç harfli cenahlardan gelmeye devam etti. Hepsi de birbirine benzer ifadeler taşıyordu. İnsanları provoke etmek ve fırsat bu fırsat deyip İslami kesimlerin üzerine saldırtmak… Son açıklama yine Öcalan’dan geldi. Murat Karayılan demişti ya, son sözü Apo söyleyecektir diye. 6 Ekim’de Öcalan o sözü söyledi:
“Kobanê’deki insanlarımız direnecekler. IŞİD’in olduğu yerde ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde nerede bir IŞİD varsa bunlara karşı sonuna kadar direneceğiz… Çözüm için 15 Ekim’e kadar biz bekleriz. Gelen heyetlerle dediklerimizi aktarırız, ondan sonra da yapacağımız bir şey kalmaz…”
Öcalan’ın açıklamasından da anlaşıldığı gibi 6-8 Ekim kalkışması, tam hız 15 Ekim’e kadar devam edecekti. Sonrası hükümetin atacağı adımlara bağlıydı. O tarihe kadar binlerce Müslüman cenazesi, gasp edilmiş cadde, sokak, mahalle, şehir ve bölge… Yani anlayacağımız bölgenin tamamı Suriye’ye dönüştürülecekti. Bizim Kürt Atasözüdür; “ ‘Ecel ê bizinê tê nanê şivan dixwe.“ Namlular bilinçli olarak Müslüman Kürt Halkına yönelince meselenin Kobanê meselesi olmadığı anlaşıldı ve Müslüman Kürt halkı nefsi müdafaaya geçti. Olaylar, Öcalan’ın hayal ettiği gibi 15 Ekim’i bulmadan, 8 Ekim’de bıçakla keser gibi kesildi. Öcalan’ın hevesi kursağında kaldı. Onunla birlikte birçok kesim hayal kırıklığına uğradı. Katiller cadde ve sokaklarımızda arkalarına bakmadan kaçıp kayıplara karıştılar ve geldikleri yere geri gitmek zorunda kaldılar…
Türkiye Suriye’ye dönüşmedi. PKK başaramadı, sağduyulu Kürt halkı başardı. Yine her zaman olduğu gibi Öcalan kendini dağdaymış gibi sandı, bağırıp çağırdı, Evlerine girin onları çocuklarının gözleri önünde infaz edin, diye nara atmaya başladı; ancak beyhude… Atılan bu naraların sahada bir karşılığı kalmamıştı. Muhatap kesim can derdine düşmüş, saklanacak delik arama peşindeydi. İmhasından söz edilen kesim ise Müslüman Kürt halkıydı, dininde diyanetinde olan şahıslardı, İslami camia fertleriydi, İslami giyim kuşama sahip insanlardı…
Hesaplanan şey bölgeyi kaosa sürüklemek ve arada Müslümanların canına okumaktı. Plan çok derin işliyordu. İşin içinde, yurt içinde, yurt dışında çok eller vardı. Bu ellerden bir tanesi ABD Adana Başkonsolosunun eliydi ve bu el bariz bir şekilde Diyarbakır’da ortaya çıktı. 6 Ekim günü Alman heyeti Diyarbakır’a gelmekte sakınca görmediği gibi yine Amed’de boy göstermeye başladı. Öte taraftan FETÖ, hükümet içindeki avantajlarını devreye sokmuş, tutmuş olduğu köşe başlarını eylemcilere sonuna kadar açmıştı. Hiçbir yardım çığlığına müspet tepki gösterilmemesi konusunda adeta anlaşmışlardı. Tek hedef bu kargaşa ve kaosu 15 Ekim’e kadar sürdürmekti ve planın bu ayrıntısı Öcalan’ın dilinden servis ediliyordu. 15 Ekim 2014, 2016’nın 15 Temmuz’u olacaktı. O zaman planlananlar tıkırında gidecek ve FETÖ darbe yapacaktı.
SONUÇLARI
Kimi resmi kayıtlara göre bölgede 52 kişi katledildi. (Cenazeleri saklanan, gizli bir şekilde mezarlıklara gömülenler hariç.) Bu 52 kişinin hemen hemen hepsi Kürt’tü. Molotoflanan camiler, Kur’an kursları, okullar, dernekler, yakılan Mushaflar, evler, arabalar, yanan canlar…
Kurban Bayramı günlerinde herkesin tatilde olduğu; akraba, eş, dost ziyaretinde bulunduğu zamanda bir avuç genç, kendi bayram neşesinden vazgeçerek muhtaç insanların yüzünü güldürme, ellerinden tutma, onlara bayram yaşatma peşinde koşuyordu. Kapılarına gidilen insanların çoğu Suriye’den muhacir gelmiş insanlardı ve ne hazindir ki bunların bir kısmı da Kobanê muhacirleriydiler. Onlara Ensar olan gençler Kobanê bahanesiyle katlediliyordu. Yasin Börü ve arkadaşlarından bahsediyorum. Çok vahşi bir şekilde katledildiler. Bu vahşetle birlikte PKK’nın hiçbir kutsiyet tanımadığı, Kürt halkının gelenek ve göreneklerini ayaklar altına aldığını bariz bir şekilde ortaya koydu. Aslında bu oluşumun ne kadar halkına yabancılaştığı, dış mihrakların değirmenine su taşıdığı da ortaya çıkmış oldu.
Yine kimi kaynaklara göre bu kalkışma girişimi 35 il 96 ilçede meydana geldi. Olaylarda 197 okul yakıldı. 269 kamu binası tahrip edildi. 1731 ev ve iş yeri yağmalandı. 1230 araç zarar gördü. Yüzlerce vatandaş yaralandı.
6-8 Ekim olayları sonrasında gelişen ibret verici bir hadise:
Van/Erciş ilçesinde esnafları ziyaret etmeye çalışan HDP Milletvekilleri bir dükkâna girmeye çalışınca dükkân sahibi tarafından içeri alınmaz ve dışarı kovulur. Esnaf:
“Sizi 6-8 Ekim’de çocuk katili olarak gördüğüm için içeri almıyorum,” der. HDP’liler:
“Ama Yasin dışında da çok sayıda insan öldürüldü. Sen onlardan bahsetmiyorsun.” Esnaf:
“Köpekler çocuğa saldırınca, o esnada sorulan soru, ‘çocuğa bir şey olmuş mu? Olmamış mı? sorusudur. Kaç köpek zayi olmuş, sorulmaz…”
6-8 Ekim olayları neticesinde kim kazandı, kim kaybetti. Kürt halkı, yitirilen canlar, Türkiye ve kardeşlik kaybetti. Kin, düşmanlık, adavet kazandı. Ölüm, kan, gözyaşı kazandı. Bir de bıyık altında sırıtan vahşi emperyalist batı kazandı… Birileri bu hadiselerden ders çıkarır mı bilinmez; ama emperyalist batının karanlık eli hep bölgemizde dolaşmaya devam edecek…