Batı’da yetişip Doğu’nun köklerinden beslenmek; ideolojilerin kucağında ders alırken İslam’ın talebesi olarak yetişmek, makam ve şöhret her yerden çağırırken mütevazı bir mücahid olmak çok zordur. Ama bu zorluk Allah’ı tanıyan, O’na teslim olan ve mücadelesini O’nun adına sürdürenler için rıza makamında kolaylaşır. İmanın tadına ve imtihanın sırrına erip geniş ufku, mümince basireti ve ilmi derinliğiyle bu zorluğu aşanlardan biri de ‘Bilge Kral’ vasfına layık görülen Aliya İzzetbegoviç’tir.
Batı coğrafyası ve Batılı bir halk içinde İslami bir hareket geliştirmiş ilk lider, zorun ve mücadelenin Bilge Kralı, Avrupa’nın göbeğinde ikinci bir İspanya sendromu yaşatmak isteyen emperyalist azgınlığa karşı Bosna’nın gönlü imanlı bir avuç Müslümanıyla izzetli ve yiğitçe direnir.
O, modern çağın azgın kavşağında toplu katliamın eşiğinde olan Bosna’nın Boşnak Müslümanları adına dünya Müslümanlarına haklı bir sevinç ve zafer sunar. Zorbaların ve zer’in adamı olmayı elinin tersiyle iter. Kişiliği, inancı, toplumu ve özgürlük için yolun zor, çetin ve zahmetli olanını seçer. O, bu zorluğu hayatın her döneminde baş göz üstü eder. Aliya’nın çocukluğu, gençliği, mücadele yılları, komutanlık ve cumhurbaşkanlığı hep bu zorluklarla geçer. O, bu yol üzerinde başarıya ulaşmaya çalışır ve:
“Yolumuz aşk yoludur, çok akıllılar bizi anlamaz, hepimiz yarı deliyiz!” ve “Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü biz çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik, hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.”
Sözleriyle aynı zamanda kendisinin portresini ilan eder…
Her büyük liderin şahsiyet şekillenmesinde aile ortamı ve çocukluk günlerinin önemli izleri vardır. Aliya İzzet, çocukluğunda her sabah Rahman Suresi’ni dinler ve Miljacka ırmağı boyunca yürüyerek bu sürenin ayetleri üzerinde tefekküre dalardı. Aliya İzzet, iki yoldan zor olanını yani hak ve iman yolunu daha çocukluk yaşlarında seçer. Camiden aldığı tuğlaları nehrin diğer yakasında şahsiyet binasını örmek için kullanır. Aliya İzzet, II. Dünya Savaşı günlerinde 1. Dünya Savaşı’nı tetikleyen suikastın gerçekleştiği Saraybosna’da bir genç olarak bulunur. Burada Sosyalist dönemin başlangıcına tanıklık eder ve süreç boyunca bir Boşnak Müslümanı olarak hem etnik hem dini kimliği sürekli baskılanır.
O, bu dönemde bir genç olarak zihin ve ruh dünyasındaki fırtınalardan hayranlık uyandıracak bir gayretle sağa sola savrulmadan ve Batılı ideolojilere kapılmadan sağlam bir mümin olarak çıkmayı başarır. Bu genç adam hakikate talip her mümin gibi öğrendiğini hayatına tatbik eden eylemci yanıyla kendi iç savaşını başarıyla verir. Hayatı, ailesi, dostları, yaşadığı coğrafya, mücadele arkadaşları, Bosna’nın aziz şehitleri ve ona her yönüyle kin besleyen Batılı düşmanları buna şahittir. Onun bilge kişiliğine ve yüce şahsiyetine şahitler o kadar çoktu ki… Kitapları, anıları, bir satranç kutusunda özgürlüğe kaçırdığı hapishane notları, en ahlaksız ve utanç verici soykırımı yazan tarih de buna şahittir. O, şahit olabilecek tüm şahitlerin şahitliğiyle bu dünyadan ‘Bilge Kral’ olarak İlahi vuslata ermeyi başarır.
Aliya, herkes gibi normal, sıradan bir insandır ve aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla sade bir Müslümandır. Hayatının farklı evrelerinde böyle düşündüğüne ve böyle olduğuna dair birçok cümlesi, tavrı ve eylemi söz konusudur. Halkı tarafından çok sevilen birisi olarak şahsını “halkının babası” diye yüceltmeye çalışanlara fırsat vermemiştir. Onun farklı etnik ve dinî topluluklarla birlikte ve aynı şartlarda yaşam arzusu, tevazuu, iktidar imkânlarını şahsi çıkarları için kullanmaması ve gösterişten uzak liderliği sadece Müslümanlar için değil, Batı için de önemli bir numunedir.
Aliya İzzetbegoviç’in eserleri, mektupları, konuşmaları aynı zamanda onun hayatının, İslami kimliğinin, siyasi kararlılığının, mücadelesinin ve halkına karşı olan sevgisinin birer simgesidir. Onun yaşam ağacının birer semeresi olan bazı eserleri şunlardır:
Doğu ve Batı Arasında İslam, İslâm Deklarasyonu/Manifestosu, Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar, Tarihe Tanıklığım ve Köle Olmayacağız…
…
Şehitler; İslam davasının nadide çiçekleri, hak yolun ölümsüz kahramanları, iman davasının motoru, enerjisi ve dinamizmi olduğu gibi imtihanın çileli ve mücadelenin zorlu güzergâhında fedakârlık, adanmışlık ve cefakarlık numuneleridir.
Şehitlerin her biri insanlığa kulluk, ahlak, edep, ilim ve hikmet bağlamında dört başı mamur birer örnektir. Hayatları anlatılınca, mücadeleleri kaleme alınınca kelimelerin tarif etmede kifayetsiz kaldığı izzetli bir duruşun şahitliğini yapan şahit/şehitlerdir.
12 Eylül darbesi hem öncesi hem sonrası Türkiye Müslümanları için zorlu bir süreç olmuştur. Müslümanlar, sağ sol ayrışması ve çatışmasına taraf olmadıkları halde iki tarafın tazyiklerine maruz kalmış ve saldırılarına uğramış. Darbe sonrası, davetçi Müslümanlar askeri vesayetin gadrine uğramış, İslami camia içinde yer alan birçok Müslüman zindana atılmış ve şehadet şerbetini içmiştir.
Şeyhmus Durgun, bu meşum dönemde hayatı Müslümanca bir duruş ve İslam’a şahitlikle yaşamış, davet çalışmalarında çok aktif ve gayretli bir dava öncüsüdür. Beyoğlu’nun arka sokaklarında mütevazı bir evde oturan ve mütevazı bir kişiliğe sahip olan Şeyhmus Durgun, gençlere Müslüman sorumluluğu bağlamında bir ağabey olduğu gibi boykot, miting, duvarlara yazılar yazma, afiş asma ve davayı diliyle, kalemiyle anlatma gibi noktalarda öne çıkan sabırlı, kararlı ve gayretli bir davetçidir.
Diyarbakırlı Şeyhmus Durgun, ilk ve orta eğitimini Diyarbakır’da tamamlar. İTÜ Makine Mühendisliğini kazandığı yıl Akıncı Gençlik vasıtasıyla İslami dava ile tanışır ve davet çalışmalarına başlar. MTTB’nin yayın organları Çatı ve Milli Gençlik’te idarecilik yapar. İslam daveti, Müslüman davetçi, İslam düşmanlarının tutum ve yaklaşımı, ideolojik saplantılar ve etkileşim gibi birçok konuda yazılar yazar ve yayınlar.
Şeyhmus Durgun, 15 Nisan 1978 tarihli Bu Böyle Biline başlıklı yazısından dolayı o dönemin meşum yasası 163. madde kapsamında gözaltına alınır, tutuklanır. Bu suçlama ile mahkemeye çıkarılan Durgun, beş yıl hapis cezasına çarptırılır. Önce Bayrampaşa, ardından Çanakkale Kapalı Cezaevi’nde kalan Şeyhmus Durgun, o günün hapishane şartlarındaki tazyiklere, baskılara maruz kalır. Şeyhmus Durgun, hapishane şartlarını, günlerini, yaşadıklarını belirli aralıklarla yazdığı mektuplarda ve yazılarında dile getirir.
Şeyhmus Durgun, cezaevi günlerinin bitmesine az kalan günlerde tahliye olmayı umarken Allah, onun için farklı bir takdir tayin eder: Şehadet
Öyle bir şehadet ki bir yönüyle o günün zalimlerinin zulmünü deşifre eden şahitlik, bir yönüyle Müslüman gençliğe örneklik olacak bir şahitlik… Durgun, Çanakkale Hapishanesi’nde zulme gönüllü köle olmuş gardiyanların eliyle faili meçhul bir cinayete kurban gider. Ve çok arzuladığı şehadet makamına Yusufi mekânlarda ulaşır. 23 Ekim 1985 Çarşamba günü şehid olan Şeyhmus Durgun, İslam düşmanlarının kirli komploları ve çirkin dezenformasyonlarından kurtulamaz.
Şehidin naaşı, Çanakkale zindanlarının surlarından aşağı atılır ve intihar süsü verilir. Şehid Şeyhmus Durgun, 29 Ekim 1985’te sevenleri tarafından Diyarbakır’da ebedi istirahatgahına bir kapı hükmünde olan Diyarbakır Mardinkapı Asrî Mezarlığı’na defnedilir.