(Malın Bereketi, Canın Selameti)
“Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin.” (Bakara: 43)
İbn-u Abbas’tan Allah ikisinden razı olsun: Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Muaz’ı (Radiyallahu Anh) Yemen’e gönderdi. Ona dedi ki: “Onları Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın resulü olduğuma şehadet getirmelerine davet et. Eğer onlar buna itaat ederlerse onlara Allah’ın her bir gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Eğer onlar buna da itaat ederlerse Allah’ın onların mallarında zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek zekâtı farz kıldığını bildir.” (Buhârî, Zekât 1, Tevhîd 1; Müslim, Îmân 29)
Bu hadîs-i şerîfte İslâm tebliğinde takip edilmesi gerekli sırayı ve o sırada zekâtın yerini bulmaktayız: Kelime-i şehâdet, namaz, zekât.
Hz. Peygamber şehâdet gibi itikadî, namaz gibi bedenî ve zekât gibi malî nitelikli bu üç ibadeti zikretmekle onların öncelik ve önemini vurgulamıştır.
Zekât, kelime olarak temizlik, artma, bolluk ve bereket içinde yaşama anlamlarına gelir. İslamî bir terim olarak zekât, belli şartlar altında belirli bir miktar malı müstahak olan kimselere vermek demektir. Zekâta sadaka da denilir.
“Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin.” (Tevbe: 103)
Bu âyetteki sadaka kelimesi, farz olan zekât anlamındadır. Zenginin servetindeki fukara hakkı o servet için sanki bir leke gibidir. Aynı zamanda zenginin duygu dünyası açgözlülük ve cimrilik gibi düşük huylarla kirlenmiş olabilir. Zekât işte bu iki türlü kirliliği birden temizler.
Zekât İslam’ın beş şartından biri olup malî ibadetlerin en başında yer alır. Böylesi bir malî ibadete “zekât” denilmesi, zekâtı verilen malın artmasından ve âhirette sevaba vesile olmasından ötürüdür. Bu artış, “Allah rızâsı için her ne harcarsanız, muhakkak Allah onun karşılığını verir” (Sebe’: 39) âyetinin ve “Hiçbir sadaka maldan bir şey eksiltmemiştir…” (Müslim: 69-2588) hadis-i şerifinin teminatı altındadır.
Hem hakkını zenginden alan fakirlerin duyacağı gönül ferahlığının o malın artışında etkisi olacağı gibi, bu hakkı teslim etmeyenlerin malının bereketsizliğinde hatta bir şekilde eriyip gitmesinde de tesiri olsa gerektir.
Demek zekât vermekle, malın eksilmesi düşünülse de başkalarının hakkından arındırılmış olmasından dolayı artacağına dair ilâhî garanti verilmiştir. Toplumda görülen gerçek de budur. Zekâtını verenlerin malları bir şekilde artmakta, cimrilik edip zekât vermeyenlerin servetleri ise eninde sonunda eriyip gitmektedir.
Gerek genel tanıtımlarda gerekse özel sorulara verilen cevaplarda zekât, İslâm'ın tarifi içinde mutlaka yer almaktadır. Bu da zekâtın, İslâm'ın ayrılmaz bir parçası olduğunu, dolayısıyla onun önem ve faziletini gösterir.
Önemi dolayısıyla Kur'ân-ı Kerîm'de seksenden fazla yerde namaz ile birlikte zikredilmiştir.
“Onlara, ancak, dini Allah'a has kılmaları ve hanîfler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Doğru din de budur.” (Beyyine: 5)
Bu âyet-i kerîme, bütün dinlerde yer alan vazgeçilmez nitelikteki üç esastan birinin de zekât olduğunu belirlemektedir.
Sosyal dayanışmayı hemen hemen her sistem kabul ve teşvik eder. İslâm dini ise, onu bir “hak” olarak kabul eden ve mutlaka yerine getirilmesi gerekli bir farz hükmüne yükselten yegâne dindir.
“Zenginlerin mallarında isteyen fakirin de iffetinden dolayı istemeyen fakirin de hakkı vardır” (Zâriyât 19).
Bu sebeple zekât, İslâm'ın beş temel esasından sayılmıştır.
İbnu Ömer (Radıyallahu Anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurdu: “İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân 1, 2; Müslim, Îmân)
Hadis-i şerifte zekâtla beraber sayılan beş esasın her biri farzı ayn olup inkârı küfürdür ve Müslümanlığın yaşanması bakımından vazgeçilemez birer esastır.
Zekât'ın inkâr edilerek verilmemesi savaş sebebidir.
“Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in, Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye, namazı kılıp zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu.” (Buhârî, Îmân 17, 28, Salât 28, Zekât 1, İ'tisâm, 2, 28; Müslim, Îmân 33-36)
Bu sebepledir ki Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu Anh) şöyle demiştir:
“Allah'a yemin ederim ki, namazla zekâtın arasını ayıranlarla mutlaka savaşırım. Resûlullah'a verdikleri bir deve yularını bile bana vermekten kaçınırlarsa, sırf bu sebepten dolayı onlarla savaşırım" cevabını verdi. (Buhârî, İ'tisâm 2, Zekât 1, 40, İstitâbe 3; Müslim, Îmân 32)
Yani namazı kıldıkları halde zekâtı vermek istemeyenlerin kendi can ve mallarını korumuş olamayacaklarını bu iki esasın ayrı ayrı yorumlanamayacağını belirtmiş, namaz bedenin hakkı ise zekât da malın hakkıdır diyerek savaş kararını savunmuştur. Böylece zekâtın İslam’daki yerini zihinlerimize iyice yerleştirmiştir.
Zekât, âhiret mutluluğunu kazanmaya ve cennete girmeye vesile olan bir ibadettir.
Ebû Eyyûb (Radıyallahu Anh) demiştir ki bir adam Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'e: “Beni cennete götürecek bir amel söyle!” dedi. Resûl-i Ekrem de: “Allah’a ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Namazı kılar, zekâtı verir ve akrabanı görüp gözetirsin!” buyurdu. (Buhârî, Zekât 1, Edeb 10; Müslim, Îmân 12, 14)
Zekât da namaz gibi Hz. Peygamber ile yapılan biata tabidir.
Cerîr bin Abdullah (Radıyallahu Anh): “Ben Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’e, namaz kılmak, zekât vermek ve bütün Müslümanların iyiliğini istemek üzere biat ettim.” demiştir. (Buhârî, Îmân 42, Mevâkîtü's-salât 3, Zekât 2, Şurût 1; Müslim, Îmân 97-98)
Bu da zekâtın yönetilen ve yönetici veya devlet-vatandaş ilişkilerindeki önemini göstermektedir.
Zekâtın hesabı âhirette mutlaka sorulacaktır. Zekâtı verilmeyen para ve mallar, âhirette sahipleri için azap vesilesi olacaktır.
Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurdu:
“Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak plaka haline getirilip sahibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu plakalar soğudukça, süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar sahibine azap için tekrar kızdırılır.”
“Hakkı ödenmeyen her deve sahibi, kıyamet günü düz ve geniş bir sahaya yatırılır. O develer de en semiz hallerinde ve bir tek yavru bile dışarıda kalmamak şartıyla o kişiyi ayaklarıyla çiğner ve dişleri ile ısırırlar. Öndekiler geçtikçe arkadakiler gelir. Süresi elli bin sene olan bir günde insanlar hakkında hüküm verilinceye kadar bu böyle devam eder.”
“Hakkı verilmemiş her sığır ve koyun sahibi, kıyamet günü düz ve geniş bir yere yatırılır. İçlerinde eğri boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzu kırık bir tane bile hayvan bulunmaksızın o hayvanlar o kişiyi boynuzları ile süser, tırnakları ile çiğnerler. Öndeki geçince arkadaki onu takip eder ve bu durum süresi elli bin yıl olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar devam eder. Neticede kişi, yolunun ya cennete veya cehenneme çıktığını görür." (Müslim, Zekât 24; Buhâri, Cihâd 48)
Rabbim (Celle Celaluh) bizleri zekât ibadetini hakkıyla eda edip yolu cennete çıkanlardan eylesin! Âmîn!..