Ambargo ve boykot sona ermişti. Dolayısıyla Peygamber ve ashabı rahat bir nefes almışlardı. Ancak imtihan ve mücadele devam edecekti.
Bu arada Ebu Talib hastalandı. Durumu ağırlaşınca Kureyş müşrikleri, Peygamberi davasından vazgeçirmek için son müzakere şanslarını kullanmak istediler.
Kendilerince; Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in (Radiyallahu Anhuma) Müslüman olması, tebliğ ve davet işinin tamamen kontrolden çıkması anlamına geliyordu. Bugüne kadar aldıkları bütün tedbirler bir işe yaramamış ve Müslümanları davalarından geri döndürememişlerdi.
Ebu Talib’in hastalığı ve son günlerini yaşıyor olması, onlar için bir fırsat olabilirdi. Yaklaşan ölümün oluşturacağı ortamı değerlendirmek için bir ekip oluşturdular. Aralarında Utbe b. Rebia, Şeybe b. Rebia, Amr b. Hişam (Ebu Cehil), Ümeyye b. Halef ve Ebu Süfyan b. Harb gibilerinin de olduğu Kureyş eşrafından oluşturulan bu ekip, Ebu Talib'i hasta yatağında ziyaret etti.
Ona özetle; "Ey Ebu Talib! Biliyorsun ki, sen bizdensin. Gördüğün gibi ölüme yaklaşmış bulunuyorsun. Biz senin ansızın ölüvereceğinden korkuyoruz. Bizim ile kardeşinin oğlu arasındaki durumu pekâlâ biliyorsun. Kendisini çağır. Bizden onun için alacağın sözü al; ondan da bizim için alacağın sözü al. Artık bizimle uğraşmaktan vazgeçsin. Biz de onunla uğraşmaktan vazgeçelim. O, bizimle ve dinimizle uğraşmayı bıraksın. Biz de onunla ve onun dini ile uğraşmayı bırakalım." dediler.
Ebu Talib hasta yatağında yatıyordu. Bugüne kadar yeğenini canı pahasına korumuştu. Fakat ölümünden sonra yeğeninin başına gelebilecekleri düşünüp, O’nun için endişeleniyordu. Bu düşüncelerle çok sevdiği kardeşinin oğlunu çağırdı. O’nun için taşıdığı derin endişe ile şunları söyledi:
"Ey kardeşimin oğlu! Bunlar senin kavminin eşrafıdır. Sana söz vermek ve senden de söz almak için toplanıp gelmişler. Senin kavminden istediğin nedir?”
Peygamber için bir tebliğ platformu daha oluşmuştu. Bu öyle bir platformdu ki hemen hemen bütün müşrik ileri gelenler orda idi. Allah’ın ismini bir daha hatırlatmak, O’ndan başka bir ilaha inanmanın batıllığını tebliğ etmek ve onları son dine davet etmek için müthiş bir fırsattı bu.
Amcasına dönüp onun şahsında odadakilere; "Amca! Ben onların bir tek kelimeyi söylemelerini istiyorum ki, onlar onunla bütün Araplara hâkim olurlar, Arap olmayanlar da kendilerine cizye öderler." dedi.
Durum belli idi. Müşrikler söylenecek kelimenin ne olduğunu en az Hz. Muhammed (Salallahu Aleyhi Vesellem) kadar biliyorlardı. Bunu rağmen yine sordular: “Nedir o kelime? Sen onu bize söyle de biz onu bir yerine on defa söyleyelim.”
Ebu Cehil’in de olduğu bu mahkeme salonunu andıran ortamda, herkes söylenecek o kelimenin ne olduğunu bir de Peygamberden duymak istiyordu.
Ebu Talib biraz duraksayıp, o kelimenin ne olduğunu sordu. Peygamberimiz tane tane konuştu. Çekinmedi. Tereddütlü değildi. Allah’ın (Celle Celalühü) duyur diye buyurduğu tevhidi, bunca müşrikin huzurunda ileri veya geri esnetmedi: “Allah'tan başka ilah yoktur derseniz” deyince müşrik ileri gelenlerin suratları ekşidi.
"Ey Muhammed! Sen bunca ilahları bir tek ilah mı yapmak istiyorsun? Senin işin şaşılacak şey" dediler. Birbirlerine de: "Vallahi, bu adam istediğiniz şeylerden size bir şey vermez.” diyerek dağıldılar.
Kalabalık olan grup iman etmeden gitti. Peygamber ise çok sevdiği amcasına yöneldi. Onun ağır hasta olduğunu görüyordu. Peygamberliği boyunca verdiği desteği hissetmişti. Varlığı Peygamber için güven anlamına geliyordu.
Onun için amcasına Müslüman olmasını ve tevhid kelimesini söylemesini istedi: “Amca! Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur Kelime-i Tevhid’ini söyle de ben Allah katında senin imanına bununla şehadet edeyim.”
Amca ile yeğen bu minval üzere konuşmalarına devam ettiler. Çok kısa bir süre sonra Kureyş’in liderlerinden biri olan Ebu Talib, sekseni aşkın yaşadığı şu dünya hayatına gözlerini yumdu. Nübüvvetin onuncu yılıydı. Yukarıda da belirtildiği üzere ambargo daha yeni sona ermişti. Peygamberin tam rahat nefes alacağı bir esnada gelen bu ölüm haberi, Müslümanlarda derin bir endişe yaratmıştı.
Aslında nübüvvetin onuncu yılına hüzün yılı denmesinin nedeni, sadece Ebu Talib’in ölümünden dolayı değildi. Bir süre sonra gerçekleşen bir başka vefat da bahsettiğimiz endişelere sebebiyet verecek türdendi. Peygamber ile yaşadığı 25 yılık evlilik hayatından sonra Hz. Hatice (Radiyallahu Anha) annemiz de aynı yılda, 65 yaşında vefat etti.
Ebu Talib’in ölümünden hemen sonra Hz. Hatice’nin (Radiyallahu Anha) vefatı, Peygamber evinin annesiz kalması anlamını taşıyordu. Çünkü Peygamberliği boyunca Hz. Muhammed’i (Salallahu Aleyhi Vesellem) destekleyen, O’nu en zor zamanlarında teskin eden, Peygamber’in eşi artık yoktu.
Bu iki olayın peş peşe gelmesi hususunda, Peygamberimiz üzüntüsünü şu cümlelerle dile getirdi: “Ümmet üzerinde şu günlerde toplanan iki musibetten hangisine en çok yanacağımı bilemiyorum.”
Peygamberimiz, nübüvvetin onuncu senesine “Hüzün yılı” dedi. İki ölümün ard arda gelmesinde elbette ki Allah’ın (Celle Celalühü) bir muradı vardı. Bu husustaki mesaj hem Peygamber’e hem ashaba hem de sonradan gelecek tüm Müsülmanlara idi.
Bu dava, Ebu Talib’in verdiği destek veya Hz. Hatice (Radiyallahu Anha) annemizin telkin ettiği sabır ile ayakta durmuyordu. Dava bizatihi Allah’ındı (Celle Celalühü) ve müminler ancak ve ancak Allah’a (Celle Celalühü) dayanmalıydılar.
Günümüz Müslümanları dahi, kelimei tevhidlerde her gün birliğini andıkları Allah’a (Celle Celalühü) güven hususuna, sağlam bir kalp ve güçlü bir şuur ile teslim olmalılar.
Elbette ki İslam davasının erleri kendileri için destek arayacaklar. Bundan dolayı kimse kınanmaz. Ancak hiç kimse temin edilen desteği, Allah’ın (Celle Celalühü) önüne koymamalıdır. Yoksa güvenilen desteğin aniden çekilmesi, Müslümanları çorak toprakta susuz kalan bitkiye dönüştürecektir.