Kur’an-ı Kerim bir özelliği de insanlığı tarih tecrübesine yönlendirmesidir. İnsanı tarihsel süreçler üzerine düşünmeye sevk etmesi ve geçmişin aynasında bugünü inşa etme yolunu göstermesidir.
Kur’an, ortaya koyduğu delillerle insanın itikadını sağlam temellere bağlar ve her çağın insanına hitap edebilecek evrensel bir dil kullanır. İlahi kelamın bu yönü, onun yalnızca indirildiği döneme değil, bütün zamanlara seslenmesini sağlar.
Çünkü Kur’ân, Allah’ın kelamıdır ve kâinatı yaratan kudret tarafından insanlığa rehber olarak gönderilmiştir. Ayetleri zamanın akışı içerisinde yeniden anlaşılır, yeni manalar ortaya çıkar ve insanlık her dönemde bu ilahî mesajdan kendine yeni bir pay çıkarır.
Bu bağlamda Kur’an’ın dikkat çektiği kıssalardan biri de Buruc Suresi’nde anlatılan Ashab-ı Uhdud kıssasıdır. Bu kıssa, tarih boyunca iman eden insanlara karşı uygulanan zulmün en çarpıcı örneklerinden birini gözler önüne serer. Zalim yöneticiler, Allah’a iman eden insanları yakmak için büyük hendekler kazmış ve içlerine ateşler doldurmuşlar, ardından müminleri bu hendeklere atarak onların yanmasını seyretmişlerdi. Bu sahne, insanlık tarihindeki en vahşi zulümlerden biri olarak Kur’an’da ibret verici bir şekilde tasvir edilir.
“Burçlarla dolu gökyüzüne andolsun, vaad edilen o güne (kıyamete) andolsun, şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki; kahroldu o hendeğin adamları (Ashâb-ı Uhdûd) o tutuşturulmuş ateşin adamları, hani o ateşin başında oturmuşlardı, müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Onlardan, sırf aziz ve hamde layık olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Allah her şeye şahittir. Şüphesiz, mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya; işte onlar için cehennem azabı vardır ve onlar için yakıcı bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlar için içinden nehirler akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur. Şüphesiz, Rabbinin yakalaması çok şiddetlidir.” (Buruc 1-12)
Zulmün zirveye ulaştığı bir dönemde iman eden insanlar, sadece Allah’a inandıkları için büyük işkencelere maruz bırakılmışlardı. Bu kıssa aynı zamanda iman ile güç arasındaki mücadeleyi de anlatır. Rivayetlerde anlatıldığına göre o dönemde yaşayan bir genç, insanların dertlerine çare olmuş, hastalara şifa vesilesi olmuştur. Bu durum halkın dikkatini çekmiş ve birçok kişi onun vesilesiyle iman etmiştir.
Fakat bu gelişme dönemin zalim hükümdarını rahatsız etmiştir. Çünkü iman eden insanların çoğalması, zulüm düzeninin sarsılması anlamına geliyordu. Hükümdar önce iman edenleri baskı altına almaya çalışmış, ardından işkence yöntemlerine başvurmuştur. Anlatıldığına göre hükümdar, genç mü’mini öldürmek istemiş ancak her seferinde başarısız olmuştur. Bunun üzerine genç, hükümdara kendisini nasıl öldürebileceğinin yolunu gösterimiştir: Halkı bir meydana toplayacak, “Bu gencin Rabbi’nin adıyla” diyerek ok atacak ve onu öldürecekti. Hükümdar bu yöntemi uygulamış ve genç şehid olmuştu. Ancak bu olay, beklenmedik bir şekilde halkın iman etmesine sebep olmuş, insanlar “Bu gencin Rabbine iman ettik” diyerek topluca Allah’a iman etmişlerdi.
Zalim hükümdar için bu durum kabul edilemezdi. Bunun üzerine büyük hendekler kazdırmış, içlerine ateşler yaktırmış ve iman eden insanları bu hendeklere atarak yakmıştır. Kur’an bu sahneyi anlatırken, zalimlerin hendeklerin kenarında oturup yaptıkları zulmü seyrettiklerini belirtir.
Bu durum, zalimlerin yalnızca baskı uygulamakla kalmadıklarını, aynı zamanda bu zulümden haz duyduklarını, sadist olduklarını gösterir.
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sabrın önemi için bu kıssayı sahabelerine anlatmıştır. Rasulullah’tan (Sallallahu Aleyhi Vesellem) rivayet edilen başka bir hadiste, geçmiş ümmetlerde iman eden insanların testereyle ortadan ikiye bölündüğü, etlerinin kemiklerinden ayrıldığı halde yine de imanlarından vazgeçmedikleri anlatılır. Bu kıssa, iman uğruna sabretmenin ve Allah’a güvenmenin en güçlü örneklerinden biridir.
Ashab-ı Uhdud kıssası yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir. Kur’an bu kıssayı anlatırken insanlığa evrensel bir mesaj verir: Zulüm şekil değiştirse de özü değişmez. Tarih boyunca emperyal güçler, sömürgeciler ve zalim yönetimler, bugün dünyanın birçok yerinde olduğu gibi inançlarından vazgeçmeyen, inandığını yaşamaya çalışan Müslümanlara baskı uygulamıştır. Değişen yalnızca yöntemler ve isimler olmuştur. Bir zamanlar hendekler ve ateşler vardı bugün ise zindanlar, baskılar, savaş uçaklarından kitle imha silahlarıyla bombalamalar ve çeşitli savaş yöntemleri kullanılmaktadır.
Ancak Kur’an’ın verdiği mesaj nettir: Zulüm kalıcı değildir. Allah, iman edenlerin sabrını ve direncini görür ve sonunda hak ile batıl arasındaki mücadelede hak galip gelir. Tarih boyunca birçok zalim düzen yıkılmış, fakat iman eden insanların bıraktığı izler silinmemiştir.
Buruc Suresi’nin verdiği en önemli mesajlardan biri de budur: Zulüm karşısında imanını koruyan fedakâr mü’minler, tarihin gerçek kahramanlarıdır. Onların fedakârlığı ve sabrı, sonraki nesillere ilham vermiştir. Tıpkı Ashab-ı Uhdud kıssasında olduğu gibi, bir mü’minin iman uğruna gösterdiği cesaret bazen bütün bir toplumun uyanmasına vesile olabilir.
Yine Buruc Suresi, insanlığa tarihî bir ders daha verir; Zulmün karşısında imanla durmanın, sabretmenin ve Allah’a güvenmenin önemini hatırlatır.
Kur’an’ın bu kıssası, her çağda yaşayan mü’minlere şunu hatırlatır: Hak yolunda yürüyenler bazen ağır imtihanlarla karşılaşabilirler; fakat Allah’ın vaadi mutlaktır. Zulüm geçicidir, hakikat ise daima yaşayacaktır.
Şu noktaya da temas etmeden geçmek olmaz; Ayetlerde zalimlerin hendek kenarında oturup işkenceyi seyrettikleri vurgulanır. Bu, günümüz dünyasındaki biz izleyici kitleye bir uyarıdır. Zulmü ekranlardan sadece bir içerik gibi tepkisiz olarak izler olduk, Allah bizi affetsin.