Ferit okul çıkışı yorgundu. Birçok öğrenciyle uğraşmak nazik bedenini yıpratıyordu. Hele bir de öğrencilerin hepsi kız olması, durumu daha da değiştiriyordu. Bu gidişle Kız Meslek Lisesi’nden tayinini isteyecekti.
—Merhaba Ferit Bey! Dalgınsın!
Ferit arkasına dönünce bir meslektaşı ve banka veznedarını gördü:
—Merhaba. Sormayın ya arkadaşlar. Kafam hala okuldaydı. Öğrenciler… Beni çıldırtıyorlar.
Ferit başladı okuldaki sorunları anlatmaya. Meslektaşı ona hak veriyordu. O da aşağı yukarı aynı sıkıntıları çekiyordu. Veznedar ise arkadaşlarını dinlemekle yetiniyordu. Ancak baktı ki sohbet uzayacak, günün yorgunluğunu çıkarmak için parka gitmeyi teklif etti. Kısa bir kararsızlıktan sonra üç arkadaş Darüşşifa’nın olduğu parka doğru yöneldiler.
Yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyan hastane… Her biri bir alem olan nice hastalara kucak açan Darüşşifa… Yer yer sıvaları dökülmüş, boyaları eskimişse de mistik kokusunu hiçbir zaman kaybetmeyen müşfik yer. Ferit hayran hayran baktı hastaneye. O, birçok kereler buralardan geçmesine rağmen pek dikkat etmemişti. Birden, içinden hastanede bulunan delileri görme isteği doğdu. Acaba bu deliler ne yapar, ne yer, ne içerlerdi? Nasıl insanlardı? Hiç gülüyorlar mıydı? Bu isteğini arkadaşlarına da söyledi:
—Arkadaşlar, ben parka gitmekten vazgeçtim. Gidip bu delileri ziyaret edeceğim. Zaten onları hep merak etmişimdir.
Veznedar biraz mırın kırın etti:
— Ya arkadaşlar ne işimiz var delilerin arasında.
Ancak Ferit, veznedarı dinlemedi.
Ferit ve arkadaşı görevliden izin alıp hastanenin bahçesine girdiler. Bir hasta bakıcıdan da kendilerine rehberlik yapması konusunda ricada bulundular.
Kış mevsimi olmasına rağmen yazdan kalan bir gün yaşanıyordu. İnsanın içini ısıtan sımsıcak bir güneş, deste deste gülümsemeler sunarak tenlerini okşuyor, cıvıldayan kuşlar da günün keyfini çıkararak daldan dala sekiyordu. Deliler geniş olan bahçenin her tarafına dağılmışlardı. Her biri ayrı bir alemde gibilerdi. Kimi tek başına oynuyor, kimi geziniyor, bazıları da sanki dünyanın yükünü taşıyormuş gibi derin düşüncelere dalmış, gidiyordu.
Hasta bakıcı tek tek delileri tanıtmaya başladı:
— Şu başını sürekli sağa sola sallayıp bize doğru gelen kişi, sevdiği kızı/Ayşegül’ü alamadığı için delirmiş.
Ferit yanlarına kadar gelmiş olan deliyi durdurdu:
—Sen niye kafanı sağa sola sallıyorsun?
Ferit’in bu sorusu üzerine deli bakışlarını gelenlerin üzerine sabitleştirdi. Bir müddet karşısındakileri süzdü. Sonra cevap verdi:
—Sağ taraf Ayşe, sol taraf gül. Ayşegül. Sağ taraf Ayşe, sol taraf gül. Ayşegül, Ayşegül’üm. Çorabını kokladığım, ayakkabısını öptüğüm, eteğine yüzümü sürdüğüm. Sağ taraf Ayşe, sol taraf gül. Ayşegül.
Deli Ayşegül diye diye oradan ayrıldı.
Hasta bakıcı bu sefer bankta oturan birisini gösterdi:
—Şu adam borç yüzünden kafayı yemiş. Sürekli, herkese borcumu ödedim diyor.
Veznedar deliyle uğraşmak için ona seslendi:
—Hey, sen niye borcunu ödemiyorsun?
Deli kendisine bağıran adama bakıp birden ayağa kalktı. Kafasında fıldır fıldır dönen gözlerini veznedara dikip yanına geldi ve başladı adları sıralamaya:
—Şuna bu kadar borcum vardı, ödedim. Buna bu kadar borcum vardı, ödedim.
Deli en az on isim sıraladı. Sonra da “Bütün borcumu ödedim, artık kimsenin borcu bende yok.” deyip ellerini birbirine vurdu ve oradan uzaklaştı.
— Şu bize doğru gelen kişi de piyangodan büyük ikramiyeyi kazandığı için delirmiş, dedi hasta bakıcı.
Deli yavaş yavaş yürüyordu. Ne etrafına bakıyor ne de kimseyle uğraşıyordu. Ziyaretçilerin yanından geçerken de her zaman tekrarladığı sözü söylüyordu:
— Zengin oldum artık, zengin oldum artık!
— Şuradaki ise postacıdır. Kazada bütün ailesini gözlerinin önünde kaybettiği için delirmiş.
Ferit hasta bakıcının işaret ettiği postacının yanına gitti. Postacı yanına bir adamın geldiğini görünce konuşmaya başladı:
— Onlar ölmedi. Ben biliyorum, onlar ölmedi. Bana şaka yapıyorlar. Yakında gelecekler.
Hasta bakıcı ziyaretçilere birçok deliyi daha tanıttırdı. Bunlardan kimi kendisini padişah sanıyor, kimi ben buğdayım, diyordu. Birkaç kişi de ekonomik sorunlar yüzünden delirmişti.
— Ama, dedi hasta bakıcı. Şu arka tarafta kendini ağaca bağlayan adam var ya, ne konuşur, ne de kimseyle ilgilenir. Onun niçin delirdiğini de henüz tespit etmiş değiliz. Şu ana kadar tek bir kelime ağzından çıkmamış. Adeta bir sırlar yumağıdır.
Hasta bakıcı gerekli rehberliği yaptıktan sonra ziyaretçileri zararsız delilerle baş başa bıraktı. Her üç arkadaş etrafta bir müddet daha dolandıktan sonra kendini ağaca bağlayan esrarlı delinin yanına gittiler. Üç arkadaş ne kadar uğraştılarsa da ağaca bağlı delinin ağzından bir söz alamadılar.
Deli adeta bir heykel gibi yerinde duruyor, hiç ses çıkarmıyordu. Bakışları bir noktada sabitleşmişti. Fazla yaşlı olmamasına rağmen alnı kırış kırıştı. Sanki her bir kırışık bir devrin yorgunluğunu taşıyordu. Gözleri nice esrarlı manalarla yüklüymüş gibi hafiften kısıktı. Boyu fazla uzun sayılmazdı. Üzerinde siyah, solgun bir ceket vardı.
Ziyaretçiler deliden ses çıkmadığını görünce oradan ayrıldılar. Ancak daha beş-on adım atmamışlardı ki arkalarından delinin sesini duydular.
— Haydi gelin, gelin.
Üç arkadaş delinin ilk kez konuşmasıyla büyük bir heyecan ve merak içine girdiler. “Acaba deli onlara ne söyleyecekti? Niçin onları çağırmıştı?”
Ferit ve arkadaşları delinin yanına gidince delinin ağzından şu kelimeler döküldü:
— Tamahkarlık, tamahkarlık, tamahkarlık!
Deli konuşmasını bitirdikten sonra eski derin suskunluğuna büründü. Arkadaşlar delinin söylediğinden bir şey anlamamışlardı. Bunun için adamı konuşturmaya çalıştılar; ama boşuna bir çaba harcadılar. Gene oradan uzaklaştılar. Birkaç adım atmışlardı ki deli yine onları çağırdı ve sözlerini tekrarladı.
— Tamahkârlık, tamahkârlık, tamahkârlık! Haydi gidebilirsiniz!
Her üç arkadaş bu sefer; “Acaba deli bizimle alay mı ediyor?” diye bir düşünceye kapıldılar. Çünkü deli bu sözlerinden sonra yine eski suskunluğuna bürünmüştü.
Üçüncü kez arkadaşlar oradan uzaklaşınca deli yine onları çağırdı.
— Haydi gelin, gelin.
Bu sefer delinin bakışları değişmişti. Veznedar üç kez çağırılmasından sinirlenmişti.
— Ne var? dedi sertçe.
Deli gözlerini adamların üzerinde titizlikle gezdirdi. Fısıltıyla konuşmaya başladı. Sanki çok önemli bir şey söylüyormuş gibiydi:
— Ben on gündür bir rüya görüyorum. Henüz bunu kimseye anlatmış değilim…
Deli biraz bekledi. Sanki konuşmasının etkisini ölçmek ister gibiydi. Kısa bir sessizlikten sonra tekrar devam etti.
— Görüyorum ki ayaklarımın altında bir hazine var. Eğer siz toprağı birkaç santim kazarsanız hemen o hazineye ulaşırsınız.
Üç arkadaş birbirlerine baktılar. Veznedar hemen diz çöküp toprağı eşelemeye başladı. Ferit orda bulunan yaprakları temizliyor, meslektaşı da veznedara yardım ediyor, bulduğu sivri bir taşla toprağa darbeler vuruyordu. Toprak çok gevşekti. Sanki daha önce kazılmış gibiydi. Bu da öğretmenleri ve de özellikle veznedarı daha çok hırslandırmıştı. Kısa bir çabadan sonra “çınnn” diye bir ses geldi.
— Aman Allah’ım! dedi veznedar.
Elleriyle çukurdaki toprağı hızlı hızlı çıkarmaya başladı.
Çukurdan üstü siyah poşetle bağlanmış küçük, metal bir tencere çıkmıştı. Veznedar tencereyi çıkarır çıkarmaz, üzerindeki poşeti açma gereği duymadan hemen elini onun içine daldırdı.
Veznedar elini tencereye daldırmasıyla etrafa pis bir kokunun yayılması bir oldu.
Her üç arkadaş kafalarına bir balyoz yemiş gibi ayağa kalktılar. Özellikle veznedar çok mağdur olmuştu. Çünkü altın yerine ellerini delinin pisliğine batırmıştı. Elleri vıcık vıcık olmuştu.
Deli hiç istifini bozmadan karşısında duran üç adama baktı.
— Yediniz mi? Boşuna mı size tamahkârlık, tamahkârlık, tamahkârlık dedim.
Deli konuşmasını bitirdikten sonra yine o bilinmez derin sessizliğine gömüldü. Üç arkadaş da enselerini kaşıyarak bahçeden çıktılar.