İkra ile başlayan vahyin mahiyeti sadece okuma değildi. Kalem ile başlayan ayetlerin gereği yazma görevini yerine getirmekle bitmiyordu. Vahiyle başlayan davetin insanlara ulaştırılması gerekiyordu ki, aslında işin en zor tarafı buydu
Davet işi en yakın akraba veya arkadaşlarla başlamıştı. Hz. Hatice (Radiyallahu Anha), Hz. Ali, Zeyd bin Harise, Hz. Ebubekir (Allah onlardan ebeden razı olsun) ilk halkayı oluşturmuşlardı. Sonra onların tanıdığı yakın dostlar girmişti ikinci halkaya. Yavaş yavaş davete muhatap olanların sayısı artıyordu.
Tabi Hz. Peygamber’in (Salallahu Aleyhi ve Sellem) işi bu şekilde bitmiş olmuyordu. Sadece kendisine yakın insanları davet etmekle sınırlı değildi tebliğ işi. Allah bu görevini hatırlatma babından kendisine; “Önce en yakın akrabalarını azaptan sakındır” (Şuara:214) ayetini gönderince, aralarında Ebu Leheb’in de bulunduğu akrabalarını davet etmesi gerektiğini anladı.
Çok zor bir görev ile karşı karşıya idi. Hz. Muhammed (Salallahu Aleyhi ve Sellem) belki de ilk kez tepki çekeceği bir görev üstleniyordu. Tabi emir Allah’tan gelmişti. Kur’an’ın ayetlerini en iyi uygulayan Allah Resulü, elbette ki görevini yerine getirecekti.
Ama üstlenilen görev basit değildi. İlk etapta korktu, irkildi. Çünkü akrabalarından gelecek tepkilere nasıl göğüs gereceğini kestiremiyordu. Ama emir kesindi. Bir süre evine kapandı. Hatta hasta olabilir diye halaları kendisini ziyarete geldiler. Durumu onlara arz etti. Onlar dahi Ebu Leheb’in vereceği tepkiden korktular.
Sonra Hz. Ali (Radiyallahu Anh) aracılığıyla bütün Abbdulmuttalib oğullarını yemeğe davet etti. Bu ilk girişimde Ebu Lehep söz aldı ve Peygamberi konuşturmadı: “Bunlar senin amcaların ve amcalarının oğullarıdır. Sen, onlara istediğini söyledin! Sen, dinden sapkınlığı bırak! İyi bil ki: Kavmin, senin için bütün Arap topluluklarına karşı koymayı göze alacak değildir. Bütün Kureyş kabileleriyle Araplar üzerlerine çullanmadan, ata oğullarının senin üzerinde durup seni hapis ve esir etmeleri gerekir. Onların böyle yapmaları, kendilerine, ötekinden daha kolaydır. Ey kardeşimin oğlu! Ben; atanın oğullarına, gelirken senin getirdiğin gibi şer ve kötülük getiren bir kimse daha görmedim.” (Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi)
Ebu Leheb, Resûlullah'ın konuşmasına imkân vermedi. Resûlullah, o mecliste susup hiç konuşmadı. Bir süre sonra dağıldılar. Bu durum Resûlullah'ın çok ağırına gitti. Ama davetçi öyle hemen pes etmemeliydi. Her ne pahasına olursa olsun akrabalara davet ulaştırılmalıydı.
İkinci bir toplantı yapmaya karar verdi ve tekrar çağırdı onları. Bu kez konuşmayı başardı: "Hamd yalnız Allah'a mahsustur. Ben de Ona hamd ederim. Yardımı ancak Ondan isterim. Ona inanır, Ona dayanırım. Şeksiz şüphesiz bilmekle beraber size de bildiririm ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. O birdir, eşi ve ortağı yoktur."
Sonra ailesine yalan atmayacağını söyleyerek, Allah’tan başka ilah olmadığını, kendisinin Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu beyan ederek sözlerine şöyle devam etti: "Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi öleceksiniz, Uykudan uyandığınız gibi de diriltilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Bu da ya devamlı Cennette veya temelli Cehennemde kalmaktır. İnsanlardan ahiret azabıyla korkuttuğum ilk kimseler sizlersiniz."
İlk desteği Amcası Ebu Talib’ten aldı Ancak Ebu Leheb hemen atladı: "Ey Abdülmüttaliboğulları! Vallahi bu bir kötülüktür. Başkaları onun elini tutup bundan alıkoymadan önce, siz onun ellerini tutup bundan vazgeçirin. Eğer siz bugün ona itaat edecek olursanız, zillet ve hakarete uğrarsınız ve onu muhafaza etmeye kalkışırsanız, öldürülürsünüz."
Evet, belki aile arasında tartışmalara neden olmuştu ama Hz. Muhammed (Salallahu Aleyhi ve Sellem) Allah’ın kendisine tevdi ettiği görevi yapmanın mutluluğunu yaşıyordu. Nitekim sonradan ailesinin büyük bir bölümü Müslüman oldu. Hatta müşrik olarak kalmayı yeğleyenler dahi kendisini yalnız bırakmadılar. İleride göreceğimiz üzere ambargo yıllarında Müslüman olmadıkları halde akrabaları Peygamber ile birlikte aynı sıkıntılara göğüs gerdiler.
Bu yaptığı ilk aleni tebliğdi. Fakat ailesi ile sınırlı idi. Amcaları, amcazadeleri, halaları gibi yakın akrabaları katılmıştı toplantıya. Birinci toplantı başarısızlıkla neticelenmişti. Ama ikincisinde Peygamberimiz istediği sonucu almıştı.
Bu toplantı sonucunda herkesin desteğini sağlamazsa dahi ailenin en önemli liderlerinden olan Ebu Talib’in desteğini sağlamış olması çok kıymetlidir. Bu arada Halası Safiyye de yeğenine destek oldu. Her ne kadar Ebu Leheb olumsuz şeyler söylemeye devam ettiyse de bir netice alamadı. Bu şekilde toplantı sonuçlanmış oldu.
Araplar bu tür ailevi tavırlara çok önem verirlerdi. Nitekim Peygamberimizin davet günlerinde müşriklerin her tehditlerinin karşısında Ebu Talib durdu. Müşrikler de Ebu Talib’i hesaba katarak tavır takınıyorlardı.
Ebu Talib çatışmayı göze alarak yeğenini koruyordu. Bahsedilen toplantı dağıldığında Resulullah’a; “Ey kardeşimin oğlu! Rabbine davet etmek istediğin zamanı bilelim, silahlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız” (Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi) demesi buna delildir.
Aslında bu toplantı ileride yapılacak aleni davete bir hazırlık sayılabilir. Zaten bu olaydan kısa bir süre sonra davetin alenileşmesinin adımını Resûlullah Safa tepesinde atacaktır. Bu tepeye çıkacak olan Hz. Muhammed (Salallahu Aleyhi ve Sellem) Kureyş’e, dolayısıyla bütün insanlığa seslenecektir.