“Muhammed ancak bir elçidir. Ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, gerisin geriye mi döneceksiniz?” (Al-i İmran, 144) Bu ilahi ferman, Hatemü’n-Nebiyyîn olan Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın son peygamber olduğunu ilan ederken; Hz. Ebubekir’in (radiyallahu anh) o sarsıcı hutbesi, kalplerdeki faniye bağlılığı ebedî hakikate yönlendirmiştir: “Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Ama kim Allah’a tapıyorsa, şüphesiz Allah Bâkî’dir, Hayy ve Kayyûm’dur.”
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in rahle-i tedrisatından geçen Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, Onun vefatının ardından İslami davayı büyük bir azim ve sadakatle omuzladılar. Onların sarsılmaz gayretleri sayesinde bu kutlu dava ilerledi, kıtaları aşarak genişledi ve İslam coğrafyası sınır tanımaz bir şekilde yayıldı. Bu muazzam genişleme, İslam nurunun yeryüzünün en ücra köşelerine ulaşması gibi büyük güzelliklere vesile olmakla birlikte, beraberinde önemli bir sorunu da getirdi: Hızla büyüyen topraklarda hizmetleri yürütebilecek ehil ve yeterli kişi sayısının azlığı. Bu geniş topraklarda İslami hizmet ya güçlü bir devlet eliyle ya da alimlerin ve onların oluşturacağı, adına cemaat denen düzenli yapıların varlığıyla yapılabilirdi.
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ülkemizde devlet eliyle yürütülen dinî hizmetler sekteye uğrayınca, bu kutlu emaneti alimler üstlendi. Etraflarında topladıkları salih insanlarla, adına “Cemaat” dedikleri oluşumlarla bu boşluğu doldurdular. Bu cemaatler bir hekim gibi, toplumun manevi yaralarını tedavi ettiler.
Maddî bedende tesirini gösteren ilaç yayıldıkça, hastanın sıhhati geri geldikçe, bedeni mesken tutan mikroplar rahatsız olur. Zira o beden, artık onların cirit attığı bir alan olmaktan çıkmıştır. Sönen gözler canlanmış, yürümeyen ayaklar yürümüş, tutmayan eller tutar olmuştur. Bu camia ve cemaatlerin hizmetleri de bu ülkeyi mesken tutan manevî mikropları rahatsız etti. Tıpkı bereketli yağmurun toprağa hayat vermesi gibi... Kur’an vahyi yağmura benzetir. Yağmur, ölü toprağı dirilttiği gibi, kalplere inen vahiy de ölü ruhları hayatla doldurur. Ancak bu hayat pınarı, aynı zamanda şiddetli bir sel olup önündeki çer çöpü, günah ve mâsiyeti de siler süpürür; ilacın mikropları silip süpürdüğü gibi. Mikroplar ilaca karşı direnç gösterdiği gibi, yeryüzündeki kirler de yağmura karşı direnç gösterir. Ülkemizin manevi kalkınmasını sırtlayan İslami cemaatler de manevi temizliği yapmak adına ülkemizde büyük bir dirençle karşılaştılar. Cumhuriyetten bu yana hak dava erleri; işkenceye, hicrete ve zindana maruz kaldılar. İnançlarından başka hiçbir suçları olmamasına rağmen dövüldüler, sürüldüler, öldürüldüler. Ezan sesini dahi hazmedemeyen bu zihniyet sahipleri, ezanın yükselmesini isteyen hak dava erlerine nasıl tahammül gösterebilirdi ki?
O günden beri Allah’a ve O’na inananlara savaş açan bu zihniyet sahipleri, mazlumların kanlarıyla bir zulüm rejimi ihdas ettiler. Bu zulmü ayakta tutmak için hiçbir canilikten geri durmadılar. İslam topraklarında, Müslümanca yaşamaya çalışanlara hayat hakkı vermediler; Allah’ın arzında Allah’a savaş açtılar. Tarihte olduğu gibi İslam davetçileri, peygamberlerden aldıkları bu mirası, devraldıkları bu bayrağı şerefle omuzladılar. Hz. Cafer gibi bayrağı tutan kolları kesildi ama onlar bayrağı yere düşürmediler. Kerbela’da Yezid’e karşı baş kaldıran Hüseyin gibi, başları koparıldı ama yine de “Heyhat mine’z-zille!” (Zillet bizden uzaktır!) deyip başlarını bu zulme eğmediler. O kutlu dava uğruna ailelerini, sevdiklerini feda ettiler. Kerbela çölünde susuzluğa, vücudunun atların ayakları altında çiğnenmesine razı olmaları misali onlar da her türlü ezaya, cefaya, açlığa ve susuzluğa katlandılar. İmam Hüseyin’in bedeninin atların ayakları altında çiğnenmesi gibi onların da bedenleri işkence mahzenlerinde, vahşi işkencecilerin mengenelerinde çiğnendi. Çünkü; “Bu dava çok büyüktür, bu yüzden en iyilerimizi feda etmek gerekir.”
Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Zaman ve mekânlar değişmiş ama Allah’ın taraftarları ve şeytanın taraftarlarının misyonları değişmemiştir. Biri hakkı ayakta tutmak, diğeri ise hakkın sesini kısmaktır. Zamanlar ve mekânlar farklı ama olaylar aynıdır. Bir gün mekânın adı Kerbela, bir gün Srebrenitsa, bir gün Sabra ve Şatilla, bir gün Halepçe, bir gün... Ve zaman; bir gün Muharrem’in 10’u, kavurucu yaz sıcağı, bir gün soğuk bir 17 Ocak ayazı. Bir gün bedende 33 mızrak ve kılıç darbesi, bir gün 33 kurşun. O gün Ali’nin oğlu, bugün Veli’nin oğlu... Vahşice katledilen, başı bedeninden koparılan ve kanı dökülen hep O’dur: Davayı canıyla sahiplenen Hüseyin.
Bu aziz önderler ve onların kurduğu “Cemaat”, bizlere bırakılan paha biçilmez bir mirastır. Onlar, ümmetin fidanlarını kendi kanlarıyla sulayarak bizleri bugünlere taşıdılar. Bugün bizler, bu hizmetleri korkmadan, yüksek sesle haykırabiliyorsak; dostlarımıza güven, düşmanlarımıza korku verebiliyorsak, bu o fedailerin ve Şehit Hüseyn’in akıttığı mübarek kanın bereketi sayesindedir. Şehid’in Kerbela çölüne benzeyen o infazında dökülen her damla kanı, bugün binlerce fidanın meyve vermesine vesile olmuştur.
Bize düşen, bu mirasın ve bu kanın kıymetini bilmektir! Eğer bugün, bize sunulan bu bereketli zeminde, bu hizmet yarışında gevşeklik gösterirsek ve tembelliğe düşersek, bunun vebalinin büyük olacağı unutulmamalıdır. Zira bize miras kalan bu dava; kanla sulanmış, canla perçinlenmiştir. Bu emanete sahip çıkmak, şehitlerimize ve onların mübarek kanına borcumuzdur. Onların feda ettiklerini heba etmemek, bizim yegâne sorumluluğumuzdur.