Toplum bireylerden oluşur. İslam bireyi inşa ederken aynı zamanda toplumu da dönüştürür. Bunu da ibadetlerle yapar. Malumdur ki ibadet, insanın "ben başıboş değilim, beni var eden bir güce karşı sorumluluklarım var" bilinciyle yaptığı hareketlerin tamamıdır. İbadet sadece diz çökmek değil, aynı zamanda dik durup dürüst yaşamanın da adıdır. İbadetler evvelemirde insanda, sonrasında da toplumda inkılab meydan getirir. Örneğin, İslam'da her secde, kibri yıkmak içindir. Her zekât, cimriliği öldürmek içindir. Kibri ve cimriliği ölmüş bireylerden oluşan bir toplum ise; adaletin, merhametin ve huzurun hâkim olduğu bir topluma dönüşür. Dolayısıyla ibadet, bireyin Allah huzurunda antrenman yapıp, toplum içinde bu ahlakı sergilemesidir. Modern çağın en büyük sorunlarından biri, ibadetlerin özünden koparılıp sadece şekilsel birer alışkanlığa dönüşmesidir. Artık ibadetler, toplumsal anlamını yitirmiş ve sadece bireysel olarak yerine getirilen basit rutinler haline gelmiştir.
Bugün mümin zihniyetin sorması gereken temel soru şudur: Alnımız secdeye giderken kalbimiz kardeşlerimize yapılan zulüm ve işkenceye, açlık ve susuzluklarına karşı neden kapalı kalabiliyor? Namaz bizi neden "fuhşiyattan ve münkerden" alıkoymuyor. Zekât ve infak neden bizi "benlik ve mülkiyet" tutkusu esaretinden kurtarıp özgürleştiremiyor?
İbadetlerin sosyal boyutunun unutulmasındaki ilk sebep, modern dünyanın dayattığı içi boşaltılmış dindarlık biçimidir. Modernite, dini kamusal alandan kovup vicdanlara hapsettiği gibi, ibadetleri de sadece kişi ile yaratıcısı arasında geçen gizli bir sözleşmeye indirgedi. Oysa İslam’da ibadetler; dikeyde Allah’a bağlılığı, yatayda ise mülke ve mahlukata karşı sorumluluğu temsil eder. Zekâtın sadece "malın %2.5’ini vermek" olarak görülmesi, onun "sosyal adaleti tesis etme" ve "sermayenin belli ellerde toplanmasını engelleme" amacını gölgeledi. İnsanlar, birer muhasebeci edasıyla rakamları hesaplarken, o rakamların ardındaki insan hikayelerini, toplumun yaralarını sarmayı ve mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu ikrar etmeyi unuttular. Yani insanlar ellerindeki malı verdiler ama vazgeçmediler. Tıpkı yerin üstünde olan ağacın kesilip yerin metrelerce derinliğinde bulunan köklerinin kalması gibi. Verdiğimiz malın kökleri derinliklerde bir yerde kaldı. Cebimizden çıktı ama kalbimizden çıkmadı.
Vermek nispeten kolaydır; ancak vazgeçmek bir "fena" halidir. İnsan elindekini verebilir ama kalbindekinden vazgeçemeyebilir. "Vermek" fiziksel bir eylemdir, yer değiştirmedir. "Vazgeçmek" ise o nesneyle kurduğun duygusal bağı kopardığını gösteren kalbi bir devrimdir. Kur’an-ı Kerim’deki, "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe birre (erginliğe, iyiliğe) eremezsiniz" (Ali İmran Suresi 92) ayeti tam da bunu anlatıyor. Burada elin vermesi anlamında vermek kelimesinin yerine “infak” kelimesinin kullanılması, kalbin vermesi anlamındadır. Çünkü infak, sadece cebimizdeki paradan bir miktar eksiltmek değil; mülkiyetin bizi köleleştiren zincirlerinden vazgeçmektir. İnfak (Allah rızası için harcama), genellikle sadece bir miktar para vermek sanılır. İnfak, eşyaya sahip olma tutkusunun bizi esir almasına izin vermemektir. Yani infak, aslında özgürleşmektir. Eşyaya olan bağımlılık zincirlerini kırmaktır. Ayet elin vermesinden değil, kalbin vermesinden bahsediyor. Yani vermeyi değil, vazgeçmeyi… Örneğin birine eskiyen, artık kullanmadığın veya sende eksikliğini hissetmeyeceğin bir şeyi veriyorsan, bu bir "artık paylaşımıdır." Ama iyilik, gerçek bir birre yani iyiliğe ulaşmak, verdiğin şeyin sende bir boşluk bırakması, yani canını biraz yakması demektir. Tıpkı sahabeden Süheyb (Radiyallahu anh)’in yaptığı gibi... Kendisi Mekke’de ticaretle uğraşan ve çok zengin olan bir sahabeydi. Müslüman olduğu için baskı görünce Medine’ye hicret etmeye karar verir. Ancak Mekkeli müşrikler onun şehirden ayrılmasına izin vermek istemezler. Yolunu kesip şöyle derler: "Mekke'ye geldiğinde fakir ve zayıf biriydin. Burada servet sahibi oldun. Şimdi hem canını hem de malını alıp gidemezsin!" Süheyb (Radiyallahu anh) hiç tereddüt etmeden o meşhur teklifini yaptı: "Eğer bütün malımı size bırakırsam, yolumdan çekilir misiniz?" Müşrikler bu teklifi kabul edince, Süheyb yıllarca çalışarak kazandığı tüm mal varlığının yerini onlara söyler ve yanına hiçbir şey almadan, sadece üzerindeki kıyafetlerle Medine'ye doğru yola çıkar. Süheyb, Medine’ye ulaştığında, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) onu "Süheyb kazandı! Süheyb kazandı!" diyerek karşılar. İşte bu muazzam "vazgeçiş" üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu: "İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini (veya malını) feda eder. Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir." (Bakara Suresi 207) [1] Suheyb (Radiyallahu Anh)’ın yaptığı vermek değil bir vazgeçiştir. Eğer verdiğin şey sende bir eksiklik hissettirmiyorsa, sen aslında bir şeyden vazgeçmiş sayılmazsın.
Gerçek iyilik, mülkiyet tutkusunu yenip kalbinde yer etmiş olan kıymetli şeyleri başkasıyla paylaşabilme cesaretidir. İşte Kur’an’ın terbiyesiyle terbiye olan insan tipi, kendi iç dünyasında eşyaya olan bağımlılığını bitirerek, dış dünyada toplumsal barış ve huzurun olduğu, eşitliğin ve adaletin hüküm sürdüğü bir sistemin tuğlası olur. Zaten toplumdaki yardımlaşma ruhunun (sosyal boyutun) zayıflamasının nedeni, insanların eşyaya olan tutkusu yani vazgeçmemeleridir. İnsanların nesnelere olan kalbi bağlılığı, onlardan vazgeçememeleri, onları insanların ihtiyaçlarını göremez hale getirmiştir. Bunun sonucunda da zengin ile fakir arasında uçurumlar oluşmuş, bu da toplumsal patlamalara, hırsızlığa ve nefrete neden olmuştur. Bu vazgeçiş, ibadetlerin sosyal boyutudur. Çünkü hadislerde toplumun bu sosyal boyutu, vücuda benzetilir. Bugün bu boyutun unutulması, Müslümanların "cemaat" olma bilincinden çıkıp "cemiyet" (kalabalık) haline evrilmesi sonucunu doğurmuştur.
Malumunuz 11 ayın sultanı diye tabir edilen Ramazan ayı içeresindeyiz. Bizi bu aya kavuşturan Allah’a hamd olsun. Ramazan denince oruçtan sonra akla ilk gelen ibadetlerden biri Fıtır sadakasıdır. Fıtır sadakasının bireysel boyutu, Ramazan Bayramı’na çıkmanın şükranıdır. Toplumsal boyutu ise en yoksulun da o sevince ortak edilmesidir. Eğer bir mahallede zengin bayram ederken fakir mahzun kalıyorsa, orada fitrenin "şekli" yerine getirilmiş ama "ruhu" dışarıda bırakılmış demektir. Sosyal boyutu hatırlamak, "komşusu açken tok yatan bizden değildir" düsturunu bir slogan olmaktan çıkarıp, bir hayat nizamı haline getirmekle mümkündür.
Bizler vazgeçmeyi öğrendiğimiz gün, ibadetlerimizin sosyal boyutu da kendiliğinden ayağa kalkacaktır. Zekâtımız toplumsal adaleti, infakımız kardeşliği, itikafımız ise bu büyük yürüyüş için gereken manevi enerjiyi sağlayacaktır. İbadet, bizi sadece Allah’a yaklaştırmaz; Allah’a yakın olan, O’nun yarattıklarına da yakın olur. Unutmayalım ki; semaya açılan ellerin duası, yeryüzünde dertlilere uzanan ellerin bereketiyle kabul olunur.
Bir dahaki yazımızda buluşuncaya kadar selametle kalın. Dualarınızda bizleri de unutmamanız temennisiyle, Allaha emanet olun.
[1] Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’an, Taberî, Câmiu’l-Beyân, İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Bakara 207. ayet tefsiri.