Toplumsal çürüme konusunda birbirinden farklı yorum ve tanımlarla karşılaşmak mümkündür. Ancak bu yazımızda toplumsal çürüme; toplumların inanç, ahlâk, amel ve hayat anlayışlarında fıtrattan ve doğru istikametten saparak bütüncül biçimde bozulmaları olarak ele alınacaktır.
Zira bu süreç, hakkın yerini bâtılın, adaletin yerini zulmün almasına yol açmakta; zamanla düşünceyi, duyguyu ve vicdanı kuşatarak insanın idrakini ve duyularını körelten derin bir çürümeye dönüşmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâl şöyle ifade edilmektedir:
﴿صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ﴾ (Bakara 18)
“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden doğru yola dönmezler.”
Şunu da özellikle belirtmek gerekir ki, toplumsal çürümüşlükten önce toplumların ahlâkî yozlaşma süreci başlar.
Ahlâkî yozlaşma; ahlâkî değerlerin ve erdemlerin zamanla zayıflaması, bozulması ve nihayetinde kaybolmasıdır. Toplumlarda ahlâkî yozlaşma başladığında, bireylerde çeşitli olumsuz alışkanlıklar ve davranış biçimleri giderek artar. Bu minvalde günümüze baktığımızda, ciddi boyutlara ulaşan bir ahlâk erozyonunun, toplumun geniş bir kesimine sirayet ettiğini söyleyebiliriz
Özellikle kitle iletişim araçlarının ve dijital mecraların, ahlâkî değerlerin aşınmasında oldukça etkin bir rol üstlendiğinin de altını çizmek gerekir.
Ahlâkî yozlaşmayı tetikleyen etmenlerden biri de, insan iradesinin iyi ve doğru olanı tercih etmek yerine nefsin isteklerine teslim olmasıdır. Örneğin; Allah Teâlâ’nın sınırlarını gözeten bir hayat anlayışı yerine sınır tanımayan bir haz arayışı merkeze alındığında, birey zamanla ahlâksızlık ve kuralsızlık sarmalına sürüklenmektedir. Bu durum ise iffetsizlik, gasp, cinayet, yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, adaletsizlik, şiddet, edepsizlik, uyuşturucu kullanımı ve gayriahlâkî fiiller gibi Allah’ın (celle celaluhu) haram kıldığı davranışların yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.
Böylesi bir yozlaşma süreci yalnızca bireyi değil; toplumsal güveni, merhamet duygusunu ve ortak değerler etrafında bir arada yaşama kültürünü de derinden zedelemektedir.
Ahlâkî yozlaşmaya maruz kalmış bireyler yakından analiz edilip, davranışları tahlil edildiğinde; idrak ve iradelerinin, muhakeme ve muvazene yeteneklerinin, kısacası doğru ile yanlışı ayırt etme kabiliyetlerinin büyük ölçüde devre dışı kaldığını görmek mümkündür.
Kısacası, akl-ı selimden, kalb-i selimden ve amel-i selimden soyutlanmış hâle gelmişlerdir adeta.
Tam da bu noktada şu soruyu sormak oldukça önemlidir:
Toplumsal çürümüşlük ve ahlâkî yozlaşma mı bireyi bozar, yoksa bozulan bireyler mi toplumsal yapıyı çürütür?
Bu soruya kesin ve tek yönlü bir cevap vermek mümkün değildir. Zira insan, içinde bulunduğu toplumsal yapıdan etkilenen; aynı zamanda tutum ve tercihleriyle o yapıyı yeniden üreten bir varlıktır. Hem etkendir hem de edilgen.
Dolayısıyla birey toplumu, toplum da bireyi değiştirme ve dönüştürme gücüne sahiptir.
Ancak birey ile toplum arasında bir köprü vardır ki, asıl belirleyici güç ondadır.
Nedir o güç?
Aile…
Bir toplumun aile motifi, aile profili ve ailevi özellikleri; o toplumun bizzat kendisini ve bireylerinin karakterini özetler niteliktedir. O hâlde rahatlıkla ifade edilebilir ki, toplumsal çürümüşlüğün ve ahlâkî yozlaşmanın temelleri ailede atıldığı gibi, bu tehlikeleri bertaraf edecek adımlar da yine ailede atılır.
Birey ve toplum üzerindeki en güçlü belirleyicilerden biri ailedir. Ancak bugün ne yazık ki aile kurumu, toplumsal çürümüşlük ve ahlâkî yozlaşmanın kıskacında kalmış durumdadır.
Bu sebeple hem fertlerin hem de toplumun felâhı için, ailelerin acilen bu kuşatmadan kurtarılması ve muhafaza edilmesi gerekmektedir.
İçinde yaşadığımız topluma ve aynı zaman diliminde varlık gösteren farklı toplumlara bakıldığında, çürümüşlüğün ve yozlaşmanın hayatın hemen her alanına sirayet ettiği açıkça görülmektedir.
Hangi cihetten bakılırsa bakılsın, durumun vahameti ortadadır. Hal böyleyken, ailelerimizi sırat-ı müstakîm üzere ihya ve inşa edebilmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymamız gerektiğini kabul etmemiz icap etmektedir.
Ne var ki sağlam bir irade ortaya koyabilmenin öncesinde, sağlam ve selim bir idrak sürecine ihtiyaç vardır. Bu sebeple içinde yaşadığımız toplumdaki durumu sağlıklı biçimde tahlil edebilmek; rikkat ve dikkatlerimizi bu anlamda bir uyanışa yöneltebilmek için Kur’ân-ı Kerîm’de toplumsal çürümüşlük ve ahlâkî yozlaşmaya maruz kalmış medeniyetlere bakmak gerekir.
Bu maruziyetin ardından karşılaştıkları akıbetleri hatırlamak ve günümüzü, tabiri caizse bu kıssaları birer mercek kılarak değerlendirmek önemli bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.
Bu yaklaşım bizi tefekküre, tezekküre, tedebbüre, teakkule ve tefakkuha sevk edecektir.
Yazımızın bundan sonraki bölümlerinde, geçmiş kavimlerin akıbetlerinden ibretle toplumsal çürümüşlüğü ve ahlâkî yozlaşmayı yeniden ele alacak; bugün aileyi bu kuşatmadan kurtarmanın, ferdin ve toplumun selâmeti açısından taşıdığı anlamı ve buna dair bazı çözüm yollarını değerlendirmeye çalışacağız.
Gelin, bu minvalde hep birlikte Kur’ân-ı Kerîm’in gölgesinde idrak ve iradelerimizi uyandıracak bir tefekkür yolculuğuna çıkalım. Bu vesileyle genel geçer, ezber ilmihal bilgileri üzerinden değil; hakiki anlamda hâl ilmimize yoğunlaşarak ilm-i hâlimize ulaşmayı ümit edelim.
Bu çerçevede Hz. Nûh (a.s.)’ın kavmine kısaca bakalım:
“Hz. Nûh (a.s.), Kur’ân-ı Kerîm’de “çok şükreden bir kul” olarak anılan peygamberlerdendir. (İsrâ, 3) Buna karşılık kavmi; inkâr ve şirk içinde yaşayan, kibirlenen, peygamberleriyle alay eden ve toplumsal adaleti zedeleyen bir yapıya bürünmüştü. Fakirlerin hor görülmesi, ahlâkî sınırların aşınması, dünya süsü ve hazlarının merkeze alınması bu çürümenin belirgin tezahürleriydi. Nimetlere karşı şükrün terk edilmesi ve zulmün sıradanlaşması, toplumsal yozlaşmayı derinleştirmişti. Uzun yıllar süren tebliğe rağmen bu tutumda ısrar eden kavim ilahî azaba uğramış; Hz. Nûh (aleyhi’s-selam) ve iman edenler kurtarılmış, bu hadise bütün insanlık için ibret kılınmıştır.” (Ankebût, 14-15)
“Ad Kavmi ise Hz. Nûh (aleyhi’s-selam)’tan sonra güç ve ihtişamıyla öne çıkan bir toplumdu. Zamanla bu güç, onları Allah’a (celle celaluhu) karşı nankörlüğe, putperestliğe ve derin bir ahlâkî yozlaşmaya sürükledi. Merhametin kaybolduğu bu toplumda zayıflar aşağılandı; bazı insanlar yüksek yerlere çıkarılıp oradan atılarak zulüm bir eğlenceye dönüştürüldü. Dünyevî ihtişamın sembolü olan İrem Bağları, ahireti unutarak dünyayı kalıcı bir cennete çevirme arzusunun ifadesiydi. Toplumsal çürümenin en belirgin yönlerinden biri ise hakikate ve nasihate karşı bilinçli bir kapalılıktı. Hz. Hûd’un (aleyhi’s-selam) uyarılarına, “İster öğüt ver ister verme, bizim için birdir.” diyerek (Şuarâ, 136) cevap verdiler. Bu kibir ve inat sebebiyle kavim, önce kuraklıkla ardından şiddetli rüzgârlarla helâk edildi; Hz. Hûd (aleyhi’s-selam) ve iman edenler ise ilahî korumayla kurtarıldı.”
“Semûd Kavmi, Hz. Sâlih’in (aleyhi’s-selam) tebliğle görevlendirildiği, gücü ve güvenliği maddî imkânlarda arayan bir toplumdu. Ad Kavmi’nin akıbetinden ders almak yerine, helâkı sağlam yapılarla aşabileceklerini sanarak kayaları oyan görkemli yapılar inşa ettiler. Bu dünyevîleşme, toplumu putperestliğe ve çeteleşmiş bozgunculuğa sürükledi. Kur’ân-ı Kerîm, şehirde düzeni bozan dokuz kişilik bir çetenin varlığını özellikle vurgular. Hz. Sâlih’in (aleyhi’s-selam) uyarılarına rağmen kendilerine mucize olarak verilen deveyi öldürdüler ve nasihati bilinçli şekilde reddettiler. Bunun üzerine kavim, şiddetli bir sarsıntı ve korkunç bir sesle helâk edilmiş; Hz. Sâlih (aleyhi’s-selam) ve iman edenler korunmuştur.
Bu tecelli karşısında Hz. Sâlih (aleyhi’s-selam) oradan ayrılırken şöyle demiştir:
“Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin mesajını tebliğ ettim ve size samimi olarak nasihatte bulundum. Fakat siz nasihat edenleri sevmiyordunuz.” (A‘râf, 79)
“Medyen Kavmi ise Hz. Şuayb’ın (aleyhi’s-selam) tebliğle görevlendirildiği; ahlâkî çürümenin özellikle ticaret, kamu düzeni ve inanç alanında belirginleştiği bir toplumdu. Ölçü ve tartıda hile yapıyor, insanların mallarını eksiltiyor ve yeryüzünde fesadı yaygınlaştırıyorlardı. (Hûd, 84-85) İnancı hayattan koparan bu zihniyet, ibadeti de itibarsızlaştırmış; namazı ahlâk ve adaletin kaynağı olarak görmek yerine alay konusu hâline getirmişlerdi. Nitekim Hz. Şuayb’a, “Ey Şuayb! Namazın mı bize atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımız hakkında dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor?” (Hûd, 87) diyerek ibadeti küçümsemişlerdi. Hz. Şuayb (aleyhi’s-selam) ise kendisini toplumsal ıslaha adadığını ve muvaffakiyetin ancak Allah’ın yardımıyla mümkün olacağını ifade etmiştir.(Hûd, 88) Böylece Medyen toplumu; ibadetin hayata yön vermediği, ahlâkın ticaretten koparıldığı bir yozlaşmanın sembolü hâline gelmiştir.”
Bir sonraki yazımızda aile konusuna yoğunlaşarak devam edeceğiz.