"Sizden biriniz, günlük yiyeceğini bulur ve vücudu sıhhatte olduğu hâlde (tehlikelerden) emin olursa, (bütün) dünya kendisine verilmiş gibidir."[1]
Hadis-i şerifin farkında olabilmenin zorluğu ışığında…
Aslın farkında olabilmektir zor olan. Fark edebilmek… Milyonlarca nimetin her birini ayrı ayrı tefekkür edip teşekkür etmek… Olanların bilincinde olmak yüksek bir irade gerektirir. Bilinç düzeyi irade ve idrakin kaviliği oranınca olabilir. Dahası bu üst düzey bilinci her zaman ve zeminde sürekli muhafaza edebilmek… Her hal ve ahvalde kanaat getirmek ve teşekkür etmek…
Zor… Fark etmek, kıymet bilmek, aslın faslını irdelemek, yoğun bir düşünce ve dolgun bir dinginlik gerektirir. Bu nedenledir ki Kur’an-ı Kerim’de şükredenlerin azlığından bahsedilir.
"Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar."[2]
Rehavete kapılmadan, konfora yenilmeden, dünyalığa dalmadan, kibre kapılmadan, hırs ve ihtiras çukuruna düşmeden daima uyanık kalmak, daima bilinçli davranmak elbette ki zor olsa gerek.
Şükretmek hem iman hem ihlas hem bilinç hem ilim ve hem de irfan gerektirir. Şükür başlı başına bir lütfu İlahidir, zira şükrün karşıtı küfürdür (küfrân, nankörlük).
Şükretmek; Rabbi Rahman bizi bağışlasın diye bize bahşettiği kurtuluş reçetemiz.[3] Şükretmenin inşirahına erişmek için bizleri ölümden sonra diriltecek Rabbimize sonsuz defa şükürler olsun.[4] Allah Azze ve Celleyi anmak ve O’nun tarafından anılmak… Nankörlükten kurtulmak için şükre sığınmak…[5]
İnsan için sadece iki yol vardır. "Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör."[6]
Peki ya sabretmek yani şu zor bilinen kolay… Şükre mukayesen kolay… Allah’ın sevgisine ulaşmanın en kısa yolu… Yaratan zaten kullarını sevmek ve onlarca sevilmek işini kolaylaştırmaz mı?
Evet, bu ve benzeri nedenlerden dolayı sabretmeyi gerçekten sıradan bir bilinç düzeyi ile ulaşılabilir ulvi bir erdem olarak tanımlamak sakıncalı olmasa gerek. Özellikle zahiri durumlarda sabra neden olan musibeti görmek veya fark etmek zaten bir yeterlilik gerektirmez. İşte o zor ve zahmetli durumda seni isyana götürmeyecek kadar iman ve az bir bilinç düzeyi yeterli… Bu ikisi sabra erişim için ziyadesiyle yeterli. Kaldı ki sabra sarılmak zorunlu, çünkü başka bir çıkar yolu yok. Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım dilemek... Aslında sabır bir imdat çığlığıdır Rabb-i Rahman’a erişen.
Sabır zorunlu ve mükemmel, şükür ise zor ve mükemmel…
Bu girizgâhtan sonra bu iki büyük erdemi detaylandırmaya başlayabiliriz.
Peygamber Efendimiz (Sallahu Aleyhi Vesellem) sabrı şöyle tarif buyurmuştur:
“Sabır üçtür: Musibetlere karşı sabır, kullukta sabır, günah işlememekte sabır…”[7]
Sabır güçlü ve dirençli olmak… Dayanmak, kararlı olmak, kontrol altında kalabilmek… İmtihanlar zinciri olan hayatın belki de ta kendisidir sabır… Başa gelenlerin kimden geldiğini bilerek sabretmek…
Şükretmek, şikâyet etmemek…
“Allah’tan veya insanlardan gelen nimet ve iyilikten dolayı minnettarlığını ifade etme, nimete söz ve fiille mukabelede bulunma, Allah’a itaat edip günah işlemekten uzak durmak suretiyle nimetin gereğini yapma.”[1] Hadisi Şeriflerde ise “Verdiği nimetlerden dolayı kulun Allah’a minnettar olması.”
Ehli basiretin ve ehli ferasetin hakkı ve hakikati her halükarda gördüğünün ispatıdır şükür. İnsanın hem manen hem de madden lezzet-i hakiki olan ihlasa ermişliğinin göstergesi… Şükrün inkişafıyla kalbi inşiraha ermiş her bir Müslüman küfür ve dalalet hariç tüm hallerde Rabbine şükreder, O‘na minnettar olduğunu tekrarlar.
Hem sabır ve hem de şükür madem iki ulvi erdemdir, her bir müminin en belirgin iki vasfı da bunlar olmalıdır.
Şükür mü yoksa sabır mı daha faziletlidir?
Darb-ı mesel olmuş bu sorunun cevabı elbette ki zaman ve zemine göre değişecektir.
Her ikisinin de bir diğerinden kıymetli ve faziletli olacağı durumlar olacaktır. Mühim olanı ise yerli ve yerinde olacak şekilde bu iki erdeme sımsıkı sarılabilmek… Nimetin aslı şükürdür, şükrün temeli sabır, sabrın hakikisi ise yine şükür… Yeri geldiğinde sabrın zirvelerinde huzur ve sekineye erişmek, yeri geldiğinde şükrün en uç noktasında itminan ve sürura erebilmek…
Hayat-ı insaniyede tesadüfe yer olmadığını ve her anın birer tevafuk olduğunu idrak etmenin doğal neticesidir şükür ve sabır… Teşekkür ve metanet… İstikamet üzeri istikrar… istikamette olmaktan dolayı şükür, istikrarlı olunmak için ise sabır… Bu iki tılsım-ı hakikat haklı bir hayatı oluşturacak…
Dar-ı imtihan olan bu diyar aslında şükrün ve sabrın farklı yoğunluklarla harmanlandığı bir hayathanedir. Eğer sabrın eksik ise; mahsülhane olması gereken bu hayathane sana birer mapushaneye, yok eğer şükrün eksik ise senin için birer isyanhaneye dönüşecektir.
Hem sabrını hem de şükrünü en güzel şekilde kuşanıver. Kuşanıver ki bu mahsülhaneyi hayatın senin için bir kazançhaney-i uhreviye olsun. Seni bu dar-ı faniden alıp dar-ı bekanın sahil-i selametine eriştirsin ve ebedi huzura yani Rızayı-ı Rahman’a ulaştırsın.
Evet sabır ve şükür her biri birer kanat olup rızaya uçuracak biiznillah.
Sabredebilir oluşumuza bin şükür.
Şükredebilir oluşumuzun hatırına bin sabır…
[1] Lisânü’l-ʿArab, “şkr” md.
[1] (Tirmizî, Zühd 34; IV, 574)
[2] Neml, 73
[3] Bakara, 52: "Bundan sonra, (artık) şükredesiniz diye sizi bağışladık."
[4] Bakara, 56: "Sonra şükredesiniz diye, sizi ölümünüzden sonra dirilttik."
[5] Bakara, 152: "Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin."
[6] İnsan, 3
[7] Süyûtî, II 42; Deylemî, II 416