“Sükût” ve “isyan” kavramları, yerine göre hem olumlanabilir hem de olumsuzlanabilirdir.
- Zulme karşı korku kaynaklı, hiçbir şey yapmamaya endeksli “sükût” hepimiz tarafından olumsuzlanır ve zıddı olan cesarete dayalı “isyan” olumlanır.
- Zulme karşı olsa bile akıllıca, zamanı gelmeden yapılan kaba isyan olumsuzlanır ve zıddı olan zamanı gelinceye kadar durmadan çalışan akıllıca ayarlanmış sükût olumlanır.
- Ama en önemli kıyas son raddede, bıçağın kemiğe dayandığı yerde, sükût ile biriktirilen “güç” ve isyanın, direnişin ruhunu besleyen “iman” arasında olacaktır.
Aslında birinci açıklamamızda bahsi geçen korkak sâkit, sükûtuyla zalimin zulmünü onaylamış, ikrar etmiş kimse olarak kabul edilir. Zulme karşı korkakça sükût içine hapsolanlar, zalime verdikleri cesaret ile zalimlerin en büyük suç ortağı olurlar. Hepimiz şahit olduk ki Gazze soykırımında zalimler, cesaretlerini etraflarındaki korkak sâkitlerden aldılar.
Oysa tarihimiz defalarca bize zaferin, kayıtsız şartsız zulme boyun eğenlerin sükûtuyla değil canı, malı, evlatlarının canı pahasına ayağa kalkanların zulme karşı isyanlarının cesur çığlıklarıyla kazanıldığını göstermiştir. Zulme, katliama, soykırıma karşı "strateji" veya "akıl" geliştirildiği maskesi arkasına gizlenen korkakça bir sükût, zulmü engelleyemez; aksine onu daha da cesaretlendirir, arsızlaştırır. Bu nedenle şeref ve izzet, korkakça yapılan hesapçı bir sükûtta değil, zulmün dayandığı duvarları sarsacak cesur bir isyanla gelebilir. Gerçekten de tam burada, “zulme karşı susan herkes, dilsiz bir şeytana dönüşür.”
“Akıllıca davranmak”, “zamanı gelinceye kadar güç toplamaya devam etmek” bahaneleriyle sürekli üstüne toprak dökülen isyan ruhu; unutulmuş, taşı bile olmayan bir mezara gömülmüş hale gelir. Halkın zulme karşı isyanının ruhu öldürülünce korkaklık, o halkın kurumsallaşmış karakterine dönüşür. Korkaklık karakterine bürünmüş bir halkın kendi coğrafyasında kabulleneceği felaket, sefalet ve esarettir. “Evet, zulme uğruyorum, zalimin zulmünü görüyor ve kendimi zulmüne razıymış gibi gösteriyorum çünkü gücüm yok ve akıllıca davranıyorum” derken aslında korkunun esiri olmuş sükût aklı (akılsızlığı), esaretinin ömrünü uzatacak bahaneler üretiyordur.
Halkta alışkanlığa dönüşen, karakter haline gelen zulme karşı sükût, zalim için eylemlerinin onayından da öte, kendisine gösterilen mutlak itaat olarak algılanacaktır. Bu algı, tıpkı şimdi Barbar Batı ve Vahşi Siyonistler’de gördüğümüz gibi kendilerini efendi, sükût eden geri kalmış tüm dünyayı kendilerine köle olarak gösterecektir. Zulümlerinin sistematik hale gelmesini sağlayacaktır.
Zulme karşı aşırı sükût, bir süre sonra tüm zulümlere göz yumacak ve vicdanı (çoğunlukla ürettiği saçma sapan bahanelerle) tamamen öldürecektir. Vicdansız bir toplumda da her şey meşru hale dönüşür, kesinlikte dönüşecektir. Sefalet ve kaos altında ezilen toplumun, toplumu oluşturan ve her eylemi meşru gören bireylerinin yaratacağı korkunç kaosun karanlığı, tüm toplumun üstüne çökecektir. Sonuç zulme karşı isyanla ve direnişle geleceğine inanılan yıkımdan çok daha fazla yıkıcı olacaktır.
Evet, zulme karşı isyan yenilgi ve yıkımla da sonuçlanabilir. Zaten iyi hesaplanmış veya onurlu yaşam arzusundan kopmuş isyan, yenilgi riskinin hesaplanmaması da değildir. Sadece adaletin ve özgürlüğün ve onurlu yaşamın o yenilgi riskinden daha değerli olduğunun bilinciyle yaşamaktır.
Zalimler tüm hesaplarını, zayıf gördükleri mazlumların korkup susacağı hesabı üzerine yaparlar. Asıl risk alamayacak olanlar zalimlerdir. Çünkü dünya ve dünyalıklar onların her şeyidir. Zalimler her zaman dünyaya dair kaybedecek çok şeylere sahip olurlar. Dünyayı ve dünyalıkları kaybetme korkusu, yüreklerini her zaman zayıf kılar ve genelde uzun süreli direnç göstermelerini imkansız kılar. Onun için zalimlerin zevk ve sefa içindeki konforlu yaşamını tehdit etmeyen bir sükût ve o sükût içinde yaşandığı zannedilen bir yaşam oldukça, zalimler zulümlerinden tek bir geri adım atmayacaklardır. Çünkü iyi planlanmamış sükût, zalimler tarafından planlanmış bir strateji olarak değil, koşulsuz teslimiyet göstergesi olarak görülecektir.
Bazen nice az sayıya ve imkâna sahip ama yürekleri zulme isyanla dolmuş küçük bir grubun cesurca direnişi bile, Allah'ın izniyle zalimlerin yenilmez olduğu mitini yerle yeksan edebiliyor. Geri kalan halkların yüreklerine inmiş korku dağlarını yıkabiliyor. Çünkü zihinlerimizde zalimlerin korkusunu tutan ilk set yıkıldığında artık imanın, adaletin ve özgürlüğün tadını alan halkların önünde hiçbir şey duramaz.
Burada farkına varmamız gereken diğer bir konu da dozu iyi ayarlanmamış aşırı dozdaki sükûtun, nesillere örneklik teşkil edecek bir gelecek bırakamayacağı gerçekliğidir. Çünkü sükût statiktir. İçinde hareketli bir yaşamdan bahsedilmez. Sükûtu strateji olarak kullandığını iddia edenin bile silah olarak kullandığı malzeme, statik hayat gösterisidir.
Oysa zulme karşı direniş ve isyan, sürekli hareket ve gelecek nesillerin kendilerini kendisiyle ölçeklendirebilecekleri fedakarlıklar, kahramanlıklar, değerdaşlıklar ve diğerdaşlıklarla dolu olacaktır. Bu zulme karşı her zaman diri ve ahlaklı bir neslin yetişmesinde en etkili birikim, özgürlük geleneği, adalet arayışı olarak kalacaktır. Özgürlüğü karakter edinmiş halkların gelecek nesilleri de özgür ruhlu olacaktır. Oysa sürekli sükût ederek esareti kabullenmiş bir halkın çocukları da köle olarak doğacak köle olarak kalacak, belki de bu kölelik nesiller boyu sürüp gidecektir.
Mutlak zafer hesabı içinde olanlarımız için -ki bu zorunlu değil ama makul kabul edilebilecek bir hesaptır- son raddede, bıçağın kemiğe dayandığı yerde, sükût ile biriktirilen “güç”, direnişin ruhunu besleyen “iman” arasındaki seçim, çok hassas akli terazi gerektirecektir.
Zulme yenilmek için zulme isyan edilmez. Mazlum için zalime karşı hesapsızca girişilen isyan mazluma edilecek zulümdür. Ama bu çıkarımların özellikle Gazze soykırımında, bugün İslam dünyasının akıllı strateji geliştirme, güç biriktirme adına içine gömüldüğü sükûtun oranı ile hiçbir ilgisi kurulamaz. Sadece güç biriktiren mazlumların bilmesi gerekir ki hiçbir zaman zalim kadar güç biriktiremeyeceklerdir. Bir yerden sonra Allah'a ve halklarının güçlü imanına dayanmak zorunda kalacaklardır. Direnişi ahlak edinmiş bir halkın iman gücü, en teknolojik silahlardan bile daha güçlü bir güçtür. Onun için zulme karşı isyan etmek isteyenlerin öncelikle halklarının iman seviyesini yükseltme mücadelesine girişmeleri gerekir. Daha sonra halklarıyla beraber zamanı gelinceye kadar isyanlarını sükût ile yapabilir, sükûtlarında isyanlarını besleyerek büyütebilirler.
Gazze'nin mutlak zulme karşı olan isyanına selam olsun! Sükûtta boğulmuş hükümran Müslüman imanlara yepyeni diri bir ruh bahş etsin inşallah!