Küremizin ve özelde de İslam coğrafyasının asırları bulan sorunlarla boğuştuğu, artık izahtan varestedir. Aslında dünyevilik, insaniyet ve medeniyet düzleminde çağın sorunlarını zikrederek tabir ve tarif etmede pek de kıymetli değil; zira her birimiz, mevcut sorunların bilfiil ya faili ya munfaili, ya maruz kalanı yahut da gözleneniyiz.
Şöyle ki bir taraftan yoksulluk, savaşlar, göç, sömürü, enerji, güvenlik gibi meseleler; diğer taraftan da yönetim, adil-sosyal düzen ve lider bunalımı gibi sorunlar malumun ilamıdır. Bu gibi sorunların listesi epey çeşitlendirilebilir, artırılabilir. Ancak, burada sorunları listeyip politik, ekonomik veya başkaca çeşitli tekil figür ve etkenleri öne çıkarmadan; öncelikli maksad, meselenin esaslı bir şekilde nasıl ele alınabileceğine dair bir fikir teatisinde bulunmaktır.
Sorunlar, bir şeyin eksikliğinden, olamayışından ya da olanlar arasındaki tenakuzdan tezahür eder. Şöyle bir yapı oluşturulabilir; sorunlar, köken yahut aslî itibariyle ya sistemden ya da sistemsizlikten kaynaklanır, türer. Sistemsizlik, kuram ve kurumlar arasında bütünsel ilişkinin olmadığı anarşik ortamdır, durumdur. Sistem ise toplumsal, politik ve ekonomik tüm yapılar arasında bütünsel ilişkinin, kuramsal ve kurumsal eşikte karşılayan bir çerçeve olarak düşünülebilir. O zaman sistem, varoluşsal kökenini, ilkesini görüntüden, görsellikten, yüzeyden, yapaylıktan, tezahürlerinden değil; soyut düzlemden, nazariyattan alır. Görünen, sadece sisteminin bir tezahür formudur. Buna göre sistem, aslında çoklu katmanları olan bir yapının zemin düzlemi olarak da mütalaa edilebilir. Sistem; aşağıdan yukarı, yukarıdan aşağıya doğru varoluşsal-ilişkisel hikayesi olan bir tür katmanlar ağıdır. Katmanlar ağı olarak sistem, Renê Descartes’ten de ilham alarak ağaç metaforuyla izah edilebilir.

(Önemli Not: Tabloda bazı eksikler var ve kısmen de yanlışlıklar var, ilaveler yapılarak giderilmelidir, bunun için haberleşellim; yoksa çıkarılmalıdır)
Ağaç metaforundaki köken, gövde ve dallar olmak üzere sistemin üç temel bileşeni vardır. Sistemin en asli kökeninde mefkûre/dünya görüşü vardır. Dünya görüşü de insan, Allah ve evren tasavvurlarının bütünleyenidir. İnsan; genel olarak aklî, ahlakî, ruhsal, beden, ekonomik, politik, adalet, toplum üyesi yönleri olmakla birlikte daha özelde de beden ve ruhtan meydana gelmiş üçüncü bir öz şeklinde nitelenebilir. Evren de normal şartlarda teselsüle konu edilmeyen sebepler silsilesi dolayımında oluş, bozuluş, değişim ve yok oluşa konu olan âlemdir. Ezcümle bu insan böyle bir âlemde yaşar ve ölür. Allah ise hem insanın hem de âlemin varlık sebebidir, bunlarda yasa koyucudur. Bu konular, elbette uzun uzun müzakere edilmesi gereken mevzulardır, ancak mevzimizi dağıtmadan/yitirmeden mevzumuza gelelim…
Bahsi geçen kavramlar ve gündemler içerikleriyle, topraktaki zengin mineraller gibi dünya görüşünü besler, ona hayat verir, derinlik katar. Bilindiği üzere ağacın canlılığı yahut yaşam kaynağı, kökten gelir. Kök ağaçtaki her şeyi doğurur, besler, yönlendirerek sevk ve idare eder. Dünya görüşü de sistemlerin varoluş, arkitektonik zeminidir. Dünya görüşünün yapısı, sistemi şekillendiren değer/anlam evrenidir. İnsanın dâhil olduğu toplum, politik ve ekonomik yapılar ve kurumlar ise sistemin birer görüntüleridir.
Dünya görüşü, sistemi doğurur. Sistem ise eğitim-öğretim kurumları (ve aile, sokak, mahalle, toplum) vasıtasıyla toplumsal, siyasal, ekonomik, güvenlik, teknolojik vs. yapılarda görünür olur. Bu görünüm ya bir gelişme (ilerleme) ya da bir sorun (bunalım) olarak karşımıza çıkar. Eğer dünya görüşü ile sistem arasında bir bütünlük varsa, bu durum, gelişmenin alametidir; Bütünlük yerine aralarında ontik ve epistemik çatışma ya da kopukluk varsa, o zaman bu durum bunalımın, sorunların olduğunun habercisidir/belirleyenidir.
Her iki durumda, gelişme ve bunalımı anlamak için doğal olarak bir önceki safhaya ve en nihayetinde de kökene gitmemiz gerekir. Başka bir tarifle eğer sorun, varsayalım ki siyaset temelli ise siyaset kurumuna; eğitim-öğretim temelli ise eğitim-öğretim kurumlarına yönelik sistemin altyapısını deşifre edip çözümlenmelidir. Örneğin sorun, eğitim-öğretimden kaynaklı ise bunun da eğitimden (kuramdan) mi yoksa öğretimden (kurumdan, yöntemden) mi kaynaklandığına dair bir soruşturma yürütülebilir. Öyle görülüyor ki eğitim-öğretimde en temel çağdaş sorun, içerik tartışmasını bir tarafta bırakarak, ümmet için öğretimin eğitim üzerine inşa edilmeyişidir. Dünya görüşü, sisteme köken teşkil ettiği gibi eğitim de öğretime temel oluşturur. Bu nedenle belki paralı öğretimin imkânı tartışılabilir; paralı eğitim ise asla tartışma konusu edemez. Eğitim, varlık-yokluk hikayesi olarak ekonominin-sertifikal ve başarı odaklı kariyer hattının değil, anlamın/anlaşılabilmenin konusudur. Öğretim, ekonominin konusu iken eğitim ise öğretimin (ekonominin, kariyerin) yönlendirici anlam evrenini inşa eder ve ontolojinin, ferdin ve ümmetin varlık-yokluk hikayesidir. Eğitim olmadan öğretim köksüz olur. Köksüz bir öğretim modeli ise özgün/mevzisi olmadığı için kısa bir süreliğinin ardından kurur, yok olur.
Sorunlar müzakere ederken eğer öncelikle sistem ve aslî olarak da köken deşifre edilebilirse sorun da en asli cihetiyle anlaşılmış olur. Bu bağlamda anlaşılmayan, çözümlenemeyen meselelere çözüm teklifinde bulunmak beyhudedir. O zaman sorunları, figür yahut tekil özne tabanlı okumak ve değerlendirmekten öte; sistem ve nihayetinde de dünya görüşü tabanlı ele almak daha makul ve makbuldur.
Bugün GAZZE, sistem sorununu, hem ümmet nazariyesi nezdinde hem de yerel ve küresel tüm ölçekte ve zeminde, görünür kılandır; özellikle İslam alemindeki (!) sorunların ne denli sistem temelli olduğunun görünür evrenidir. Kalabalıkların ve siyasal öznelerin yahut üretim bandının pirleri ümmet mefkûresinden belki bigane, belki uzak yahut da habersiz olduğu bu günlerde, önce sistemsel ve öncelik özsel, kökensel direnişin ne kadar anlamlı olduğu aşikardır.
Böylece temel meselemiz, sistemsizliktir; mevcut sistemin İslam düşünce evreni ve ümmet mefkûresinden epistemik, ontolojik ve politik kopuşunun oluşudur. Mevcut sistem, bize ait değil, bizden ve bize yabancıdır, dahası bize karşıdır. Nazari mefkûremizle pratik sistem arasında dilemma, çelişki, uyuşmazlık ve bunalım var. Evet, bu nedenle sorun, bizi yöneten, sevk ve idare eden sistemin bize ait olmayışı, varoluş idrakini dünya görüşümüzden almayışı, dolayısıyla bize karşı oluşudur. Bize ait olmayan, bize karşı(t) olan, ama bizi yöneten sistem, sinsi bir şekilde ve entrikayla, bize ait olmayan politik-entelektüel aktörleri, sermaye sınıfını üretiyor. Bunlar bizden değil, ancak sahnede karar ve yönetsel mercilerimiz, öncülerimiz şeklinde roller icra ederler.
Peki, ne yapılabilir? Sorunların üstesinden gelmek için ümmetin her ferdine sorumluluk(lar) düşse de esas mesuliyet ve aktör, öncelikle (b)ilim topluluğuna düşer. İlim topluluğu sadece söylem ve slogan düzeyinde değil, sorunlarımızın çözümüne ilişkin (Allah, insan ve evren idrak sûretlerinin evrensel kümesi olarak) cevval ve güçlü bir dünyagörüşü teklifine sahip olabilmelidir. Zira hâlihazırda dünya görüşümüz, bilkuvve mükemmel olsa da, gerçeklikte, öyle görülüyor ki, yerli yerinde sistemli ve dinamik olmadığı gibi algı kalıpları itibariyle sorunun da belki bir parçasıdır. Kuram (dünya görüşü) ve kurumlar (sistemsel yapılar) arasında çelişmezlikler var, çünkü sorunlar var. İlim topluluğu, sistemsel ve dünya görüşü arasındaki ilişkiden tezahür eden meselelerin bertaraf edilmesinin biricik muhatabıdır. Çünkü peygamberlerin varisleri ve kalemlerinin mürekkeplerinin şehidlerin kanlarından daha evla olduğu bir mefkûrenin en öndeki taşıyıcısıdır. O zaman temel sorun, ilim topluluğu, ulema, bilgi erbaplarının olmayışı yahut olduğu söylenebilir mi? Eğer öyleyse sorunlara sistemik çözümler üretmenin öncekli makul ve makbul yolu, ilim topluluğu öncülüğünde, dünyagörüşü-sistem-sonuçlar fikri bağlamında, sorun kaynağı neredeyse oradan başlamaktır.
Vesselam.