Siyasetin kurumsallaşması yeni değil, Nübüvvetle birlikte başlamıştır. İnsanın mükerremiyetine hizmeti ulaştırmak için Sübhan olan Allah (Celle Celaluhu) Peygamberler (Aleyhimusselam) gönderdi ve insan dışındaki yaratılmışları bu hizmetin aracı kıldı. “Andolsun biz insanı şerefli kıldık.” (İsra: 70) “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir.” (Casiye: 13)
İnsan topluluklarını yönetme sanatı olan siyaset doğal olarak peygamberlerin mesleğidir. Siyasetin yozlaşması, nübüvvet ilkelerinin idari hayatta muattal bırakılmasının sonucudur.
“Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra ısırıcı saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet meydan alacak." (Müsned, IV, 273)
Hilafetten sonra “ısırıcı saltanat” dönemi başlayınca ulema ve mütefekkirler siyasetin amacına dönmesi ve saltanatın zararını en aza indirmek için İslam siyaset araştırmaları sahasında “Ehkamu’s-Sultaniyye” “Adabu’s-Sultaniyye”, “Siyasetname” türünden çok sayıda kitap yazmışlar, yönetici ve siyasilere yön vermeye çalışmışlardır.
Siyasetin görevi, insanlar arası ve insan-çevre ilişkilerini adalet temeli üzerinde sağlamaktır. Rasulullah (Aleyhissalatu Vesselam)’ın “Kâinatın Efendisi” olmasının yanı sıra “Alemlere Rahmet” olması, kurduğu ilişkilerin ve düzenin alemler ve alemlerin cüzleri arasında rahmet bağlarını kurmuş olmasından ileri gelmektedir. “Bana, sizin aranızda adâletle davranmam emredildi.” (Şura: 15)
Her bir felsefenin kâinat ve insana dair görüşünü ortaya koyan bir siyasi sistemi vardır. Seküler dünya görüşüne sahip siyasiler sadece kendi dünyasını imar etmeye çalışırlar. Ahiret inancını taşıyan Müslüman siyasiler ise dünya ve ahiretin imarı için çalışırlar. İslam’a göre insanların ahirete yönelik görevi ibadet, dünyaya yönelik görevi ise adaleti tesis etmektir. Adaletin tesisi için ise tamamlayıcı değerler vardır ki siyaset bu değerler üzerinde yapılır; bunlar korunduğu ölçüde siyaset adalete hizmet eder, terk edildiği ölçüde de yozlaşır.
Ulema ve mütefekkirlerin bu değerler çerçevesinde sıraladıkları önemli kavramlar arasında şunlar vardır: “Şura, eşitlik, özgürlük, itaat, kardeşlik, biat, vahdet, sorumluluk, muhasebe, şeriatın egemenliği, ümmetin egemenliği, insan hakları, toplumsal yardımlaşma, dini ve dünyevi işlerin birbirini tamamlaması.” Bunlara ayrıca; “davaları Allah (Celle Celaluhu) ve Rasulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’e götürmek, cemaat ve imamın zorunluluğu, sevad-ı azama bağlı olmak, zalimi durdurmak, yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı nush üzere olmaları, yöneticinin halka rıfk ile davranması” gibi maddeler de eklenebilir.
Adalet, saf İslami ve insani değerlerden oluşan ve göreceliği kabul etmeyen bir değerdir. İbni Teymiye: “Kitap ve Sünnetin muamelat alanındaki tüm yasakları adaletin gerçekleştirilip zulmün engellenmesi ilkesine yöneliktir” demiştir. “Andolsun ki biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti yerine getirsinler diye beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.” (Hadid: 25)
“Siyaset ahlakı” bu değerlere bağlılıktan ibarettir. Siyasette ahlakın önemsenmesi, bu sahadaki sorumluluğun daha fazla ahlaki hassasiyet gerektirdiğinden dolayıdır. Toplumda izmihlalin baş göstermesi siyasetin ahlaktan sapmasının sonucudur.
Siyasette yozlaşma denilen olgu ise siyasetin yukarıda sıralanan değerlerinden sapmasıdır. Çağdaş bir ifade ile yozlaşma, kamu yararı hedefinin devre dışı bırakılmasıdır. Kamusal görevlerde bulunan kişilerin ahlaki değerleri ihlal ederek farklı çıkarlar peşinde koşmalarıdır, sahip olma hırsını doyurma gayretidir, kurumları ve siyasal iktidarı bu yönde kullanmalarıdır, ilkesizliğin ilke haline getirilmesidir.
Doyumsuz ihtiraslar taşıyan seküler Batı, siyasette yozlaşmanın da kaynağı sayılır. İtalyan Rönesansı sırasında yaşamış Floransalı diplomat ve filozof Makyavel (1469-1527), Batı felsefesinde siyaset ilminin temeli sayılan “Prens” adlı eserinde “gayenin vasıtaları mübah kıldığı”, “amaca ulaşmak için her türlü aracı kullanmanın meşru ve geçerli sayılması gerektiği” tezlerini savunmuştur. Arkasından gelen Batılı siyasiler de bu tehlikeli tezlere karşı çıkmamış, aksine sahip çıkmış ve onları “ilke” haline getirerek uygulamaya koymuşlardır. Şankıti’nin ifadesiyle “Bu kitap Avrupa siyaset çevrelerinde el üstünde tutulmuş ve despot siyasetçilerin ilham kaynağı olmuştur.”
Batı menşeli fikir akımları bu tezlerin sistem haline gelmesinin yolunu açtılar. Kapitalist ve sosyalist sistemler bu düşüncelerin ürünü olarak ortaya çıktı ki kendileri siyasetin yozlaşmış yapılarıdır. Yolsuzluk ve rüşvetin kurumsallaşması için oldukça müsaittirler. Kapitalizm içinde kamu yararını gerçekleştirebilecek bir siyasi rejim kurmak imkânsız gibi bir şeydir, çünkü kendisi özel çıkarlarla bütünleşmiş bir yapıdır. Bu nedenledir ki kapitalist sistemin hâkim olduğu her ülkede rüşvet, kayırmacılık, zimmete geçirme, rant kollama gibi özel çıkar ağları siyasi kurumların tamamını sarmış durumdadır. İktidara gelen partiler, kamu kaynaklarını kendi gücünü arttırmak ve rakiplerini zayıf düşürmek için kullanırlar, çoğu zaman ekonomik menfaat sağlayan ve rant dağıtan yapılara dönüşürler. Buna bağlı olarak vatandaşın vergi yükü artar, kamusal maliyetler yükselir, ekonomik ve siyasal krizler baş gösterir, derken devlet kurumları hakkı çiğneme çarklarına dönüşürler.
Faşizme gelince, had safhada olan kayırmacılık ve hukuksuzluk dışında onun başka bir boyutu daha vardır. Faşizmde büyüklenmenin, böbürlenmenin ve keyfiliğin sınırsız hüküm sürüşü vardır. Zalimlik ve acı vermek sıradan uğraşlardandır. Hâkim ulusalcı sınıf hiçbir şekilde sınırlandırılmaz, denetlenmez, sorgulanmaz. Doğruyu ve yanlışı belirleyen, yargılayan ve karar veren odur. Mutlak iktidarın ve açık çıkarın sahibidir. Faşizm-ulusalcılık-ırkçılık, en ilkel ve en vahşi güdüleri uyandırır ve tüm hücrelere yayar. Devlet, bayrak ve vatanın sahibi “ulusalcı” sınıftır, diğer insanlar “öteki”dir ve korumasız durumdadır; her an şiddet görebilir, hakarete uğrayabilir, onuru elinden alınabilir.
Siyasi partiler; siyasi ahlak ve değerler çerçevesinde hizmet kapısı olarak iş görmek, içinden geldikleri toplumun değerlerini siyasete taşımak, varsa siyasetin yozlaşmış yönlerini değiştirmek ve dönüştürmek için vardırlar. Türkiye’de ise devlet sistemi Kapitalizm ve Türk milliyetçiliği ilkeleri üzerine kurulu olduğu için siyasi yozlaşma da sistemden başlıyor. HÜDA PAR’ı istisna edersek, siyasi partiler bu sistemin gölgesinde siyaset yapıyor ve zaman içinde sistemle entegre oluyor ya da olmak zorunda kalıyorlar. Hatta resmî ideolojiyi topluma benimsetmeye çalışan kurumlar haline geliyorlar.
Mütefekkirlerimiz siyasi yozlaşmayı, İslam dünyasının geri kalmışlığının sebepleri arasında sayarlar. Müslüman toplumu siyasette etkin bir güç haline getirmesi gereken siyasi partiler, adeta taraftarları üzerinden kutuplara ayırma merkezleri olarak çalışıyorlar. Etnik kimlik, sosyal aidiyet ve siyasi yöntem gibi doğal farklılıkların ayrıştırıcı unsurlar olarak algılanmasına sebep oluyor ve ümmetin kendi içinde uzlaşmasını neredeyse imkânsız hale getiriyorlar. “Benim partimin yaptığı her şey doğru, öteki partilerin ise yanlış” fanatizmi neredeyse particiliğin birinci ilkesi haline gelmiştir. Bu da “biz ve onlar” ayrımının derinleşmesine, aynı ilkeler üzerinden aynı amaca hizmet eden siyasi partilerin bile birbirlerinin varlığına tahammül edemez hale gelmesine; siyaset kurumunun hem işlevsiz kalmasına hem de ona olan güvenin zedelenmesine yol açmıştır.
İbni Haldun: “İnsan, halifelik özellikleriyle yaratılmış olması gereği başkandır” der. Yani şerefli ve saygındır. Şerefli ve saygın bir halife olması hasebiyle kendi yararını düşünerek hayatı yönettiği gibi diğer mahlukatın da yararını düşünerek onları yönetir. Bu saygınlığını nefsani hırsları tatmin için kullandığı zaman ise Allah’ın kendisine verdiği özel hilafet makamından düşer.
“Ceberut” siyaset ve “Fesad-ı ümmet” dönemini yaşadığımız günümüzde Şeriatın genel ilkelerine ters düşmeyen ve bu çerçevede uygulamalar yapma yetkisini ifade eden “siyaset-i şer‘iyye” düzenlemesine ihtiyacımız vardır.