Habil ile Kabil kıssasından bu yana savaş, toplumsal ve tarihsel bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmüş; geçmişten günümüze dek savaşsız bir dünya beklentisi ise daima bir ütopya olarak kalmıştır. İnsanın doğasında yer alan saldırganlık dürtüsü, hemcinsine karşı hâkimiyet kurma isteği; etnik, dini ve mezhebi aidiyetler ile coğrafi ve ekonomik faktörler başta olmak üzere savaşın birçok nedeni bulunmaktadır. İlahi dinler ise insanın doğasında var olan kötülüğe eğilimini denetim altına almak, onun hemcinsine, doğaya ve Allah’a karşı sorumluluklarını hatırlatmak amacıyla gönderilmiştir. Bu sebeple İslam başta olmak üzere tüm ilahi dinlerde savaş, asli değil; arızi bir durum olarak kabul edilmektedir.
Her şeyin bir usulü-ahlakı olduğu gibi savaşın da bir ahlakı vardır. İhanet, zulüm, zafer, işkence, gasp, yağma, tecavüz, cesaret ve korkaklık gibi yargı bildiren pek çok ahlaki kavramı bünyesinde barındırdığı için “Savaş Ahlakı”ndan söz etmek mümkündür. İslam, Müslümanlar için elbette belirli sınırlar koymuş; Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) de bu ahlaki tutumu, gerçekleştirdiği gazve ve seriyelerde ortaya koymuştur.
Şunu da belirtmekte fayda vardır ki ahlak, hukuku da kapsayan bir üst kavramdır. Hukuk, ahlaki müeyyidelerin somutlaşmış hâlidir ve toplumsal düzeni yaptırımlarla sağlar. Hukuk ile ahlak arasında hem ayrışan hem birleşen noktalar vardır. Hukuk, yalnızca kanuna karşı gelenleri cezalandırırken, ahlak olumlu davranışları da ödüllendirir. Hukuk dışsal baskıyla işlerken, ahlak hem içsel hem dışsal boyut taşır. Ayrıca hukuk, davranışları biçimsel olarak değerlendirirken, ahlak niyeti de dikkate alır. Bu nedenle ahlak açısından kanuna uymak tek başına yeterli değildir, niyet de önemlidir.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) cahiliye döneminin savaş ahlakına da müdahale etmiş ve bazı yasaklamalarda bulunmuştur. Cahiliye devrinde savaş, sadece ganimet ve intikam için gerçekleştirilirdi. Savaşlarda yağma, müsle, esirleri öldürme, toplu katliam, işkence, doğaya zarar vb. uygulamalar oldukça yaygındı. İşte Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu anlayışı değiştirmiş, savaşlarda bile ahlaki sınırları korumuştur.
İslam’da savaş ahlakına geçmeden önce “Savaş iyi midir yoksa kötü müdür?” ya da “Savaşsız bir dünya mümkün müdür?” sorusuna cevap vermek gerek:
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki savaşsız bir dünya mümkün değildir. Çünkü bunun en büyük tanığı tarihtir. İnsanlık tarihi, yerkürede her daim savaşlara tanıklık etmiştir. Bazı felsefi izm’ler savaşsız dünya hayali kurmuş iseler de bu yukarıda da belirttiğimiz üzere ütopiktir. Tarih her zaman savaşlara tanıklık etmiştir/edecektir de. Bundan dolayı Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın” (Bakara 190) buyurarak savaşılmasına izin vermiştir.
Ayrıca savaşmanın iyi veya kötü olduğuna dair yine izm’ler çeşitli görüşler bildirmişlerdir. Ancak bir şeyin iyi veya kötü, hayır veya şer olduğu gerçeği hadiselerin neticesinde ortaya çıkar. İnsan sınırlı bilgisi nedeniyle süreçlerin sonuçlarını tam olarak bilemez; iyi ve kötüyü bütünüyle kavrayamaz. Bunun hakikatine yalnızca Allah hâkimdir. Hislerin etkisiyle verilen kararların doğruluğu çoğu zaman sonuçlarıyla anlaşılır. Tecrübe ise çoğu zaman geç kalınarak elde edilir. Bu yüzden Allah, vahiy aracılığıyla hakikati bildirmiştir. İnsanlık tarihi haksız savaşlarla dolu olduğundan, genel barış sağlanıncaya kadar savaş kaçınılmaz bir gerçekliktir. Dolayısıyla savaşın nedeni veya sonucu zulüm ise kötüdür ya da nedeni veya sonucu hüsnü niyet (zulmü nihayete erdirmek, mazlumlara el uzatmak, İslam’ı yaymak, cihat anlayışı vb.) ise iyidir denilebilir.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Müşriklerle, Yahudilerle ve Hristiyanlarla savaşmıştır. Toplamda 26 savaşın (gazve ve seriyenin) yapıldığı rivayet edilir. Bu savaşlarda bazı insanlar savaşa katılmamış veya katılamamıştır. “Onların üstünde egemen bir zorba değilsin.” (Ğâşiye 22) ayeti Resulullah’ın tebliğ görevini yerine getirirken baskıcı bir tutum içerisinde olamayacağını bildirmiş, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) de risaletinin başlangıcından sonuna kadar bu ilahi emrin gereğini yerine getirmiştir. Medine’de savaş emri geldikten sonra Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) insanları iman etmeye ve savaşa katılmaya zorlamamıştır. Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) müminleri Allah yolunda savaşa teşvik etmiş, maddi-manevi kazançlarından bahsetmiş ve mazeretsiz olarak katılmayanlara süreç içerisinde manevi müeyyideler uygulayarak bu konuda İslam ahlakının gereğini yerine getirmiştir. Savaştan geri kalanları dışlamayarak onları İslâm toplumuna kazandırma siyaseti izlemiş ve bunda da başarılı olmuştur. Bugün Gazze cihadından geride kalan Müslümanlar ayıplanmamalıdır ama herkes de bir öz eleştiri yapabilmelidir.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) gerçekleştirdiği savaşlarda sivilleri koruma stratejisi izlemiştir. Kadın, çocuk, yaşlı, din adamı, hasta ve güçsüzlerin öldürülmesini yasaklamıştır. Öyle ki ölüm korkusuyla Müslüman olduğunu iddia eden adamı öldüren Hz. Üsame’ye gönül koymuş ve neden bunu yaptığını sorgulayarak yapılan davranışın doğru olmadığını beyan etmiştir. Araplar arasında kadınlar ve çocuklar da savaş meydanına getirilirdi ki erkekler korkup ailelerini terk ederek kaçmasınlar. Zira kaçtıkları taktirde eşleri ve çocukları ya öldürülecek ya da köle olarak alınacaktı.
Hz. Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem) ekili arazilere ve yerleşimlere zarar verilmesini engelleyerek çevreyi korumak istemiştir. Hendek Savaşında ormanlık alanların tahribatına izin vermemiştir. Orduya bu hususta uyarılarda bulunmuştur. Orduyu Bedir kuyularında kuran Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) düşman ordusunun gelip Bedir kuyularından su almalarına müsaade etmiştir.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) her daim esirlere iyi muamelede bulunmuştur. İşkenceyi ve insan onurunu zedeleyen davranışları yasaklamıştır. Müsle gibi işkence türlerine mâni olmuştur. Reci ve Biri Maune vakıasında Müslümanlar esir olarak alınmış sonra da vahşice şehit edilmelerine rağmen Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) müşriklere eziyet veya işkence etmemiştir. Bedir esirlerini öldürmek yerine okuma-yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakmıştır. Fidye ödeyen esirleri serbest bıraktığı gibi fidye ödemeye gücü yetmeyen iki müşriki de daha sonrasında serbest bırakmıştır. Son olarak Mekke’nin fethi günü kan dökülmesini yasaklamıştır.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ganimet paylaşımını adil bir şekilde dağıtmış, keyfi tasarrufları engellemiştir. O ganimete haksız yere el uzatanı sert bir dil ile uyardığı gibi ganimeti de savaşa katılanlar arasında ayrım yapmadan hak edilen tahsise göre gerçekleştirmiştir.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) öncelikle diplomasi önceliğini savunmuştur. O çatışma öncesi siyasi ve diplomatik yolları denemiş, savaşı son çare olarak görmüştür. Ordular arasında birçok elçiler göndermiş, uzlaşma yolunu takip etmiştir. Şayet savaş kaçınılmaz bir gerçek olarak karşısına çıkmış ise de savaşmaktan geri durmamıştır.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) zaferi Yüce Allah’ın lütfu olarak görmüş, yenilgilerde ise sahabileri suçlamadan affedici davranmıştır. Uhud savaşında, Huneyn Savaşında sahabiler ağır yenilgiler almış olsa da Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) onlara kaba, katı ve sert davranmamıştır. Hz. Peygamber, ashabına galibiyetin sünnetullaha riayet ve Allah’ın yardımı ile gerçekleştiği, mağlubiyetin de ilahi hikmetin bir parçası olduğu şuurunu kazandırarak Müslümanların tarih boyunca örnek alabilecekleri ahlaki bir savaş tasavvuru oluşturmuştur.
Bugün dünya, “İran, Gazze ve Yemen” hattında yaşanan gelişmeler ile “ABD ve işgalci israil” ekseninde derin bir çatışma atmosferine şahitlik etmektedir. Bu süreçte güç ve çıkar merkezli hareket eden tarafların, uluslararası hukuk normlarını büyük ölçüde göz ardı ettiği; sivilleri, şehirleri ve temel insani değerleri hiçe sayan bir anlayışla zulmü yaygınlaştırdığı görülmektedir. Hukukun askıya alındığı, vicdanın susturulduğu bu ortamda, insanlık onuru ağır bir imtihandan geçmektedir. Savaş ahlakını ayaklar altına alan Siyonist terör örgütü ve ABD, helvadan putları yercesine ulusal ve uluslararası tüm hukuk ilkelerini çiğnemektedirler. Diğer taraftan HAMAS ise İslam’ın Savaş hukukuna riayet ederek ellerinde tuttukları Yahudi esirlere herhangi bir zarar vermemektedir.
Ne var ki bazı çevreler, yaşanan bu gelişmeleri hak ile batıl arasındaki daha geniş bir çerçevede değerlendirmek yerine, meseleyi dar bir mezhebi bakış açısına indirgemekte ve “Şii-israil savaşı” gibi sınırlayıcı bir söylemle yorumlamaktadır. Oysa Ehl-i Sünnet geleneğinin köklü itikadî prensiplerinden biri olan “Ehl-i kıble tekfir edilemez” anlayışı, Müslümanlar arasında ayrıştırıcı değil birleştirici bir yaklaşımı esas alır. Bu ilke, farklı mezhep ve yorumlara rağmen Müslümanların ortak bir iman paydasında buluşabileceğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu nedenle bugün Müslümanların en çok ihtiyaç duyduğu şey, tarih boyunca dillendirilen vahdet (birlik) çizgisini korumak ve güçlendirmektir. Ayrışmayı derinleştiren söylemler yerine, ortak değerler etrafında kenetlenmek; zulme karşı tek yürek, tek ses olabilmek büyük bir sorumluluktur. Çünkü parçalanmış bir ümmet, yalnızca kendi içinde zayıflamakla kalmaz, aynı zamanda adalet mücadelesinde de etkisiz hale gelir.
Sonuç olarak, yaşanan bu zorlu süreçte Müslümanların, hem kendi inançlarının temel ilkelerine sadık kalmaları hem de birlik ruhunu diri tutmaları hayati bir önem taşımaktadır. Vahdetin korunması, sadece bir ideal değil, aynı zamanda zulme karşı verilecek en güçlü cevaptır.