“Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten beterdir. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat sizinle orada savaşa kalkışırlarsa onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir.” (Bakara Suresi 191)
“Fitne” kelimesi burada, müşriklerin Müslümanları şirke ve küfre döndürmek için uyguladıkları maddî-mânevî işkence, propaganda ve imanlarını tehlikeye sokan tertipler anlamındadır. Klasik tefsirlerde bu kavram, “Allah’a ortak koşma; inkâr ve şirke döndürmeyi amaçlayan baskılar” şeklinde açıklanmıştır. Haliyle bir Müslümanın imanını kaybetmesi veya imanını korumak için katlanmak zorunda kaldığı zulüm, mâsum bir cana kıymaktan daha ağır bir vebaldir. Bu hakikat, İslâm’da imanın önceliğini ve fitnenin (dinsizliğe sevk eden karışıklığın) fiziksel ölümden daha dehşetli olduğunu vurgular.
Zemahşerî’nin Keşşâf’ında belirttiği üzere, “Fitne, insanı dininden, huzurundan koparan musîbet ve belâdır; ölümü arzulatır.”
İbn Atıyye gibi müfessirler de fitneyi “şirk ve imana karşı kurulan açık gizli tuzaklar” olarak tefsir ederler.
Râzî, konuyu dinden çıkma bağlamında görür ve “Bir Müslümanın imanını kaybetmesi, mâsum birini öldürmesinden daha büyük suçtur” der.
Taberî tefsirinde ise fitne, “dinden döndürmek için işkence” olarak netleştirilir.
Kısaca İslam alimleri yukarıdaki âyetin yalnızca fıkhi bir hükümden öte, evrensel bir prensip taşıdığını söylerken şu mealde ittifak etmişlerdir:
“İman, hayatın en mukaddes değeridir; onu tehdit eden her türlü fitne ise ölümden, öldürmeden daha şiddetlidir.”
İmam-ı Gazâlî ve İbn Kayyim gibi âlimler, fitnenin “siyasî ve sosyal karışıklık” mânâsını da içerdiğini ancak aslî mânâsının imanî tehdit olduğunu belirtirler.
Modern dönemde ise fitn;, ideolojik baskılar, sapkın akımlar, sünnetten uzak meyiller, Kur’an dışı özentiler, imanı erozyona uğratan sistemler şeklinde tezahür eder. Bir toplumda iman kaybı yaygınlaşır, teslimiyet kırılırsa bedensel acılardan daha büyük bir yıkım meydana gelir; zira imansız bir nesil, hem dünyevî hem uhrevî helâke sürüklenir.
Âyet, Müslümanlara “fitneyi defetmek için gereken tedbiri alma” emrini verirken, aynı zamanda zulüm ve aşırıya kaçmamayı da emreder. Bu denge, İslâm’ın adâlet ve merhamet esaslarını yansıtır.
Bediüzzaman Said Nursî (RH), Risâle-i Nûr’da, fitne kavramını ahir zaman perspektifinden derinlemesine ele alır.
Şuâlar ve Lem’alar’da belirttiği üzere, Deccal ve Süfyan fitnesi, nefisleri meftun ederek imanı sarsan, dinsizliği cazibedâr kılan bir karışıklıktır.
“Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olamaz” hadis-i şerifine atıfla, nefsi terbiye etmenin fitne ile alakasını öne çıkarır. Yine Risâle-i Nûr’un temel davasının, inkarcılık fitnesine karşı tahkikî imanı ikame etmek olduğunu belirtir.
Üstada göre bireysel planda fitne, nefsin hevâ ve hevesle imanı terk etmesi veya şüphelerle sarsılmasıdır. Bediüzzaman Gençlik Rehberi’nde, cazibedâr fitnelerin (sefahet, dalâlet) gençleri nasıl imandan uzaklaştırdığını tahlil eder ve her dakikada yüzer günahın insanı kuşattığı bir çağda Risâle-i Nûr’un, nefsi terbiye ederek fitneye karşı koruduğunu söyler. Toplumsal planda fitne ise tefrika, nifak ve dinsiz ideolojilerin yayılmasıdır. Dolayısıyla bir halkı dininden mahrum bırakmak o halkı canından etmekten beterdir. Bediüzzaman, Risâle-i Nûr’la bu fitneleri imanî kardeşlikle defetmeyi hedefler.
Şuâlar’da, Lem’alarda, kadınlar üzerinden yürütülen başka bir fitneyi zikrederken bunun aileyi ve nesli hedef aldığını hatırlatır. Bu fitneye karşı marifet-i ilahiye ve muhabbet-i rabbaniye temelinde tesettür, iffet, haya vurgusu yapar.
Bediüzzaman (Rahimehullah), uhrevî planda fitneyi, ebedî helâkin kapısı olarak tanımlar. Bir mü’minin imanını kaybetmesi, dünyevî ölümden daha acı bir akıbettir. Risâle-i Nûr, bu hakikati imansızlığın ebedî azabı olarak açıklar ve Kur’ân’ın emir ve yasaklarına uymayı tavsiye eder. Çünkü ardından hemen tevbe edilmeyen her bir günah, çabuk izale edilmeyen her bir şüphe, kalp ve ruhta yaralar açar. Bu yaralar ise Risâle-i Nûr’un nuruyla tedavi edilir. İşte “fitne öldürmekten beterdir” hükmü, Risâle-i Nûr’da “imanın muhafazası her şeyden evveldir” prensibiyle de yorumlanır.
Medya, internet ve seküler eğitimle yayılan her türlü çözülme öyle dehşetli fitnelerdir ki, kitleleri dalga dalga dinsizliğe sürüklemenin yanında ehl-i kıbleyi ölümden beter ihtilaflara, iftiraklara, inhiraflara sürüklemektedir. İşte tam bu noktada bu fitneye karşı da Üstad, İhlas Risaleleri ve Uhuvvet Risalelerini neşrederek mücadele etmiştir.
Üstad, sadece ihtilafı değil cehaletin her çeşidini de ölümden beter olarak görür ve bununla mücadeleyi sadece satırda bırakmaz, Mevla’nın inayetiyle 130 parçalık bir eser etrafında kümelenen bir fikri inkılab vücuda getirir. Ve Medresetü’z Zehra ile de ciddi bir cehaletle mücadele planı hazırlar.
Yine Üstad, Hadis-i Şeriflerde müteşabih olarak zikredilen Deccal fitnesinin günümüzdeki yansımasını cesurca ele alırken bir Müslüman belde için Şeriat-ı Garra gibi İslam’ın şiarlarından mahrum edilmesinin ölümden daha beter olduğunu haber verir.
Ve fitnenin sözlükteki diğer anlamı olan imtihan, bela konusuna da geniş yer ayıran Üstad, bunlara karşı imanla nasıl mukabele edileceğini de Peygamber kıssalarından misallerle açıklar.
Risale-i Nur menfi milliyet, mezhepçilik, meşrepçilik, grub taassubu gibi fitnelerin tehlikesini herkesin anlayacağı şekilde kavramsallaştırarak ele alırken başta enaniyet olmak üzere gıybet, israf, hırs, tembellik, namazsızlık gibi birçok seyyiata da ikna edici üslubuyla karşı durur.
Ve Üstad, fitneler karşısında hikmetten asla şaşmaz.
1911 yılında Şam’da verdiği o meşhur hutbede, adeta o günden bugüne, tüm bölgeyi fitnelerden kurtaracak çözümü madde madde sıralar.
Eserlerinde felsefe diye ifade ettiği pozitivizme yani vahyi iptal edip dini hayatın dışına iten modern batı düşüncesine çok çarpıcı tespitlerle vurur.
Ve memleket doğudan Rusların işgaline uğrayınca kendi canını düşmanın önüne atarak ve bütün talebelerini şehid verme pahasına cepheye koşar. İstanbul’un İngilizler tarafından işgalinde de etrafında kimsenin olup olmamasına bakmaz hemen Hutuvat-ı Sitte adında bir bildiri yayınlayıp dağıtır.
Osmanlı’nın son zamanındaki fitnelerden sonra yeni kurulan cumhuriyetin de röntgenini görünce Van’da Erek dağında inzivaya çekilmişken, sınır dışına kaçma fırsatı olduğu halde batıda bilmediği bir yere sürgüne götürmeye gelenlere direnmez. Çünkü otuz yıl önce yine Van’da iken okuduğu gazetedeki fitneye karşı vazifesini hatırlar. Yani Müslümanların elinden Kur’an’ı almak isteyen dönemin küresel güçlerine karşı Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez nur olduğunu ilan etme davasını yâd eder.
Velhasıl Üstad (Rahimehullah); imanın, adaletin, uhuvvetin ve ittihadın önündeki fitnelere karşı otuz altı yıl boyunca bizzat kendi bedenini siper ederek bir kale inşa etmiştir.
O kale hâlâ dimdik ayakta.
Allah (Celle Celaluh) şefaatini nasip eylesin.