İnzar Dergisi- Mehmet Ali Gönül
Benliğimizin derinliklerinde iz bırakan anıların gün yüzüne çıkması, bazı hatırlatıcıların varlığına bağlıdır. Zira insan çabuk unutur. Bu ayın 25’i yani Kasım 1925 “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun’un Kabulü” günüdür. Belki de bu işaret bana o anılardan bazılarını hatırlattı:
Yaşı el verenler bilirler, lakin acısı hiç dinmeyen o meşum anların en kötüsüydü yaşadıklarım. Sadece benim değil, bir halkın acı dolu geçmişinden bir parçaydı. Kimsenin inanmak istemediği bir sürecin parçası… Bir zorbalığın devlet eliyle nasıl da cumhuriyetten bu yana dayatıldığının hikayesi… Gördüğüm yarım saatlik bir şahitlikti. Yaşanılan ise o an itibarıyla yaklaşık elli yıllık bir zulüm belgesiydi. Hani başkasından duysam, abartmış diyeceğim; lakin bizzat şahit olunca yaşanılanların bile az olduğu hissine kapıldım.
İskilipli Atıf Hoca ve diğer şapka kurbanlarının ne derece mazlum bir şekilde şehit edildiklerine bir dönem şahitlik etmişlerin söyledikleri, bilinenler ya da gün yüzüne çıkanlardı. Şapka giymediği için şehirlere alınmayanların, aşırı derece para cezasına çarptırılanların veya hapislere gönderilenlerin olduğunu duyanlar, halkına karşı bu derece zalimlik yapan bir sistemin halktan yana olduğuna inanmak istemezler.
Ben, Bingöllüyüm. Üniversiteye kadar şehirden pek dışarı çıkmamış, merkezde yaşamıştım. Ayakkabı boyacılığı yaptığım dönemdi. 9-10 yaşlarda idim. Kenan Evren’in ihtilal dönemi veya hemen öncesiydi. Silvanlıların bir kahvehanesi vardı. İçerde sigara dumanı altında dopdolu bir mekanda birinin ayakkabılarını boyarken, ansızın kapı açıldı ve sivil polisler hışımla içeri daldı. Bazı amcaların ellerini külahlarına götürüp ceplerine daldırması işe yaramadı. Sivil polisler, külahları topladılar. Ceplerinde saklayanların üstünü arayıp onları da aldılar. Uğultu ve memnuniyetsizlik homurdanmayı beraberinde getirse de bu iş, çok hızlı olduğundan insanlar gafil avlanmıştı. Sivil polislerin içeri girip çıkmaları beş dakikayı bulmadı.
Ben de ayakkabı boyası kutumu aldım ve peşlerine düştüm. Ara sokak başına geldiğimde Dörtyol denen mevkiyi gördüm. İnsanlar kaldırımlarda toplanmış Dörtyol’un ortasına bakıyorlardı. İki metre boyunda üst üste yığılmış külah, takke ve sarıklar gördüm. Adeta bir sirk izler gibi tüm meraklı gözler, elinde benzin bidonu olan sivil polise bakıyorlardı. Benzini yığına iyice döktükten sonra bir muhtar çakmağı çaktı. Birden iki metre boyunda bir alev yükseldi göğe doğru.
Sistem gözdağı veriyordu. Şapka takmazsanız böyle olacak sonunuz dercesine… Halk ise şapka takmamak adına külahına daha çok sarıldı. Netice ne mi oldu? Şapka Bingöl’de hiç sevilmedi ve giyilmedi de. Şimdi ise en seküler olanlar dahi ancak nostalji olsun diye takıyor. Kimsenin şapkayı taktığı yok.
İkinci anımı da tarihe not düşmek adına yazmak istedim: Suriye henüz karışmadan Daru’l Fikir Yayınevi sahibi Muhammed Adnan Salim ile bir kitabın telifi üzerine görüşmek için gitmiştim. Şehirde beni gezdirirlerken rahmetli Sait Ramazan El-Buti’nin oğlu Tevfik ile tanışmak imkanım oldu. Beni babasının yaptırdığı camiye götürdü. Cami, Şam’ın yüksek yerleşim yerindeki bir tepede idi. Babası o gün yoktu ve biz de camiyi gezdik. Sıska, kısa boylu, tıknaz ve sevimli bir hizmetli “Kürt müsün?” deyince “Zaza” olduğumu belirttim.
“Sizden burada 7 aile var” dedi.
Çok şaşırdım. Şam’da Zaza ne gezer diye düşünürken söyledikleriyle şok oldum.
“Hani sizde bir şapka meselesi vardı ya…”
“Ee!”
“İşte o zaman buraya kaçmışlar/muhacir olmuşlar, şapka giymemek için.”
Sustum. Hayatımın en büyük pişmanlıklarından biri de o insanları ziyaret edememekti. Türk mahallesi diye bilinen yakın yerde ikamet ediyorlarmış. Ziyaret edip tarihe gömülmüş yaşanan anıları gün yüzüne çıkarmak ne güzel olurdu. Nasip değilmiş meğer.
1925 Kasım’ında halka rağmen çıkarılan ve Mehmet Akif gibi bir değeri dahi Mısır’a kaçırtan “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun” aklıma bunları getirince, bir dönemin belgesi olsun diye bu iki anımı kaleme aldım. İrdelersek en sekülerin bile giymediği ve artık ihtiyacın kalmadığı bu kanunun hala yasalarda yer aldığını göreceğiz. Neden mi? Çünkü uygulama alanı kalmasa dahi kutsal kabul edilerek kaldırılmıyor. Devrim kanunları ya… Kutsallar… Sonuç ise halka rağmen halk için, adı altında sistemin ceberrut varlığını hissettirmek. Bunca zulme rağmen şapka takmayanlara selam olsun.