Felsefemin temelini atmıştı Seyda’m. Çünkü O gün yine kanım kaynıyordu ve sitem doluydum. Beynim kahramanlık ateşi ile yanıyordu. Kahramanlığın tüccar taraftarıyla ilgiliydim ama bu meşru bendeki meşru düşünceydi. Meşru olmayan tarafın egomla alakadar olduğunun da farkına varamayacak kadar hamdım.
Karşısına aldı. Sanki yağmur yağıyordu. Kelimelerini damla damla beynimin ateşine döküyordu. Önce:
“Askerlik kolay olandır” dedi ve ilk kemikleşmiş algı levhamı kırdı. Nasıl yani? Oysa biz tam tersini biliyorduk.
“Askerlik kolay olandır çünkü Allah'a inançtan gelen korkusuzluğun sonrası her şey basittir. Askerliğin en karmaşık tarafında ölürsün ya da ölmezsin vardır, sadece bu kadar!”
Doğruydu. Bir askerde en çok övülen karakterler; cesaret ve adanmışlıktır. Bunlar olduktan sonra geri kalan hiçbir faaliyetinde kompleks olan bir taraf yoktur.
“Oysa” dedi “Davetçi bir öğretmen olmak uzun zamana yayılmış iyi bir çaba, yüksek bir birikim, amele dökülmüş güzel bir ahlak gerektirir.”
O an inanmış bir birey için zor olanın askerlik yapmak değil, davet görevini ifa etmek olduğunu anladım. Ama Seyda’m beynimi iyice yağmurlarla yıkamak istiyordu.
“Bir davetçi öğretmen kolayca askerlik yapmayı öğrenebilir ama sadece asker olan birini davetçi bir öğretmen yapmak çok uzun zaman gerektirir” dedi.
“Asıl olan kültürel ıslahatlar, inkılaplar ve devrimler yapmaktır, askeri devrimler kültürel devrimlerin sadece aracıdır. Askeri seçenekler ancak kültürel seçeneklerin zalimce engellemelerle imkansızlaştığı anda devreye girer. Engel kalkınca da yine geri plana geçer ve kültürel devrim tekrar meydana iner” dedi ve anladım ki; asıl olan davetçi olmaktır. Çünkü idealler, inançlar yoğun kültürel bir çaba ile tarihe taşınabilir. Kültürde oluşturulan değişimler köklüdür. Binlerce yıla iz bırakır. Gittikçe zenginleşir, altı daha kalın çizilir. Ama askeri devrimler deniz kıyısını işgal etmiş yazılar gibidir. Daha güçlü bir dalgada hemen silinir. Tarihte binlerce örnek var ama bunun en güzel örneği Moğol İstilası’dır. Kültürel bir alt yapı kurulmadan elde edilen yüksek askeri başarı, Moğollarda olduğu gibi hemen silinir ya da daha yüksek kültür tarafından değiştirilip dönüştürülür.
Tarihte sadece askeri başarılarıyla övünenler, büyük bedeller ödeyerek dayanılmaz acılar yaşayıp yaşatarak kazandıkları askeri başarılar sonrası, içine girdikleri medeniyetlerin en güçlü silahı olan kültürle kısa sürede emilerek yok edilmiştir. Çünkü kültür ve kültürü besleyen sanattan daha güçlü silahlar bulmak zordur.
Bugün Batı Dünyası, vicdanı sömürgeci zalim bir barbar olsa bile, dünyayı oluşturduğu çarpık kültürle kontrol etmektedir. Bu zulmü kaldırmanın, kültürel emperyalizmlerini yok etmenin yolu daha güçlü bir inanca, daha adil ilkelere sahip İslam'ın kültürel olarak yaygınlaştırılması çabasıyla mümkün olabilir. Kültür ve sanat olmadan, oluşturulup zenginleştirilmeden başarının kazanılması mümkün değildir.
Kültür ve sanat; hakikate dönüşü askeri metod olan güç kullanımı vasıtasıyla zorla, zorlamayla değil gönüllü şekilde gerçekleştirir.
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır” (Nahl: 125). Sanat yüreklerin kilididir. Kültür ise yürek evinin dekoratörüdür. Eşyaları ise sevginin ve bütün duyguların bin bir tonudur.
“Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever” (Müslim, Îmân, 147). İşte sanat; davette güzelliği merkeze almaktır. Melodiyi, ritmi, güzel sözü kullanmaktır. Zorlamaz, incitmez, yormaz, sıkboğaz etmez. İnsanın ruhuna işler. Çünkü insan önce görür, sonra duyar, en sonunda anlayıp içselleştirir. Sanat, davetin rengi, melodisidir. Kan ter içinde kalmış arayış içindeki yorgun ruha serinlik veren ince bir esinti gibidir.
“Güzel söz sadakadır” (Buhârî, Edeb 34, Müslim, Zekât 56). Bizler Kur’an-ı Kerim'in yolcularıyız. Sözü inceltir, üslubu yumuşatırız. Emirle değil sanatla, korkuyla değil sevgiyi kaybetme korkusuyla, yargılamayla değil merhametle hakikati anlatırız. Hakikat, güzelliğini sanattan alır. Güzellik konuştuğunda, gözleri olanlar mutlaka görür, kulakları olanlar mutlaka duyar, kalpleri olanlar mutlaka hisseder.
Artık toplumlar hiçbir çağda olmadığı kadar iyiye ve kötüye sanatsal faaliyetlerle yönlendirilmektedir. Bugün hakikatin davetçileri, güzel ahlaklı olduktan sonra hızla birer sanatçıya dönüşmelidir. Medeniyetimizin derin düşünceleri, hayalleri, Yaradan’a sonsuz sevgisi, Yaradan’ın sanatına eşsiz hayranlığı vardır. Zengin renklerimiz, güzel ahlaklı kahramanlarımız, destansı hayat hikayelerimiz vardır. Bu kadar köklü bir kültürün çocuklarının sanatsız, kaba bir davet metodunu seçmesi çok zengin olan insanların çirkin pintiliğine benzeyecektir.
Yine Seyda’m geldi aklıma. Yine, “Her Müslüman davetçi bir öğretmen olmak zorundadır. Sadece kendi ile ilgili olan Müslüman, amelde yeterli zenginliğe ulaşamayacaktır.” diyor bana.
Çünkü birey, bütün hayatını hakikat yolunda ibadetle geçirse bile sonuçta elinde bir tek hayat olacaktır. Oysa davetçi Müslüman, hidayetine vesile olduğu her bireyin sevapları kadar sevap kazanır ve zenginleşir. Mesela on insanın hidayetine vesile olan bir davetçi, on hayat olur ve on hayat kadar sevap kazanır. O on insanın da hidayetine vesile olduğu her hayat davetçinin amel defterine yeni hayatlar olarak eklenmeye devam edecek ve binlerce hayatı içine alan kütüphaneye dönüşecektir.
Hepimiz yavaş yavaş ama büyük hedefler düşünerek, küçük küçük başlayarak hedefe doğru yol alacağız. Yakın çevre, kardeşler, akrabalar, arkadaşlar davetçi öğretmen olmanın ilk sınıfı olacak. Damla damla yağacak, kurumuş zihinlere yağmur olacağız. Hüzme hüzme yayılacak karanlığın kalbini deleceğiz. Hakikatin nuru zihinleri aydınlatacak, yüzü ak, alnı pak bir şekilde Rabbimizin huzuruna varacağız inşallah.