İman, yalnızca kalpte saklanan bir duygu mudur, yoksa hayata yön veren bir dava mı?
Risale- i nur, imanı sadece kişisel bir inanç olarak görmez bireyin ve toplumun kaderini şekillendiren aktif bir dava olarak ele alır.
Risale-i Nur, imanı salt bireysel ve öznel bir tercih ya da içsel bir tasdik olarak görmez onu hem ferdin varoluşunu kuşatan hem de toplumların tarihsel seyrini belirleyen kurucu bir ilke, dinamik ve kuşatıcı bir dava olarak konumlandırır. Bu çerçevede iman, yalnızca kalpte saklı kalan metafizik bir inanç alanı değil; aklı, kalbi, iradeyi, ahlakı ve toplumsal ilişkileri dönüştüren, insanı pasif bir “inanandan” aktif bir sorumlu dava insanına dönüştüren temel bir hakikat olarak ele alınır.
Bediüzzaman’ın yaklaşımında iman, bireyin iç dünyasında köklü bir ontolojik güven ve anlam ufku inşa ederken, aynı zamanda bu bireysel dönüşümü toplumsal yapıya yansıtan bir hareket noktasıdır. Böylece iman, kişinin sadece kendi ahiretini ilgilendiren özel bir alan olmaktan çıkar; adalet, hürriyet, meşveret, kardeşlik ve hakkaniyet gibi ilkelerin yönelişlerini etkileyen kurucu bir referans haline gelir.
Risale-i Nur perspektifine göre bu dava herhangi bir ideolojik veya dünyevi çıkar mücadelesi değildir. Ahlaki ve sosyal sorumluluk bilinciyle desteklenen bir vicdanla sınırlı bir “inanç beyanı” da değildir. Bireyden topluma doğru genişleyen; düşünceyi, davranışı, kurumları ve medeniyet tasavvurunu şekillendiren; insan ve insanlık için ebedi delillerle temellendirilen kapsamlı bir dava eksenidir.
Risale-i Nur’da dava, iman nurunun toplumun tüm katman, meslek ve ilişkilerini kuşatması çalışmasıdır. Bunun bir bilince dönüşmesi, bilincin de hareket haline gelmesi hedeflenmektedir.
Risale- i Nur’da iman, kuru bir “kabul” veya sadece dil ile söylenen bir kelime değildir. İman insanın bütün hayatını aydınlatan, aklı, kalbi ve iradeyi içine alan köklü bir dönüşümdür. Bediüzzaman’a göre gerçek iman, kâinatı anlamlandırır, insanın kim olduğunu ve ne için yaşadığını gösterir; dolayısıyla insanı pasif değil, sorumluluk sahibi bir varlık haline getirir.
“Dava” kavramı ise Risale-i Nur bağlamında, iman hakikatlerini sadece kendisi için yaşamakla yetinmeyen, onları başkalarına ulaştırma sorumluluğunu hisseden Müslümanın üstlendiği misyonu ifade eder. Bu dava ne sadece siyasi hareket ne de salt duygusal bir heyecandır; imanın gereği olarak hakikati savunma, zulme karşı durma, insanlara faydalı olma, yani imanı hayata taşımadır.
Risale-i Nur’da “dava” iman hakikatlerinin yalnızca teorik olarak savunulması değil; akıl, kalp ve toplum planında tahakkukunu hedefleyen, ferdi hayatı bütünüyle dönüştüren ve imanla ahlak, hürriyet, adalet, meşveret gibi değerleri zorunlu olarak ilişkilendiren kuşatıcı bir varoluş ve sorumluluk bilinci olarak temellendirilmektedir.
Bu çerçevede, Risale-i Nur’a göre iman ile dava birbirinden ayrılmaz. Çünkü gerçek iman, insanın yalnızca özel hayatını düşünmesini engeller. İman kalpte kökleştikçe, kişi etrafındaki zulme, haksızlığa, imansızlığa karşı duyarsız kalamaz. Dolayısıyla iman, tabiatı gereği bir davayı doğurur; dava ise imanın sosyal hayattaki tezahürüdür. Van Kalesi’nden düştüğü esnada Üstad’ın “ah davam!” demesi bu davanın ne olduğunu özetleyen en çarpıcı açıklamadır. Bir uçurumdan yuvarlanan insanın o anda hissettiği şey, doğal olarak ölümle birlikte Allah’a vereceği kişisel hesap iken Üstad’ın dava bilinci ile başkalarını düşünmesi peygamberliğin bıraktığı miras ve bu miras davasının ne olduğunu bize ders veriyor. Demek ki iman, mahiyeti gereği davaya dönüşür; dava da imanın hayata yansımış halidir.
İman ile dava Risale-i Nur’da birbirinden kopuk iki kavram değil, yani hakikatin iki yüzü olarak anlatılır. Gerçek iman, sadece kalpte saklanan bir tasdik değil; insanı Allah (celle celaluhu)’ın rızası için hizmete, fedakârlığa ve sorumluluğa sevk eden canlı bir davadır. Bediüzzaman “cemiyetin imanı, saadeti ve selameti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim” derken, imanının onu nasıl bir dava adamı haline getirdiğini gösteriyor. Ona göre bir Müslüman, Allah (celle celaluhu)’a ve ahiret gününe iman ediyorsa, bu iman onu zulme karşı çıkmaya, hak ve adalet için çalışmaya, Kur’an hakikatlerini insanlara taşımaya mecbur bırakır. Nur çizgisinde iman, insana sadece “neye inanacağını” değil aynı zamanda “ne için ve kim uğruna yaşayacağını” de öğretir; böylece iman davaya, dava da imanı koruyan bir kaleye dönüşür.
Bu ifadeler iman davasının Bediüzzaman’ın hayatında nasıl somutlaştığını göstermektedir. O, imanı sadece teorik bir fikir olarak savunmamış, toplumun imanını ve selametini kendi rahatının üstünde tutmuştur. Nefsini ve dünyasını feda etmeye hazır olmak, iman ile dava arasındaki kopmaz bağı ortaya koyar: İmanı güçlü olan davası uğruna fedakarlıktan kaçınmamaktadır.
İmanın toplumsal sorumluluk doğurması
“Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyar ve Allah’a inanırsınız.” (Al-i İmran 110)
Bu ayette Müslümanların “iyiliği emreden, kötülükten men eden” bir topluluk olarak tanımlanması, imanın bireysel bir tercih değil, toplumsal bir görev doğurduğunu gösterir. Risale-i Nur, bu ayeti yorumlarken, Müslümanların iyilik yolunda insanlığa örnek olma sorumluluğunu vurgular. İman ile dava arasındaki ayrılmazlık fikri Kur’an’ın temelini oluşturur.
Risaleyi okuyanlar, bugünün dünyasında iman-dava ayrılmazlığını dar bir çevre etkinliği olarak anlamanın doğru olmadığını göreceklerdir. İman davası, eğitimden medyaya, sosyal adaletten komşuluk ilişkilerine kadar geniş bir alana yayılır. Bir öğretmenin öğrencisinin imanını, ahlakını, düşünme biçimini ciddiye alması; bir gencin sosyal medyada hakikat ve adalet merkezli bir duruş sergilemesi; bir iş insanının ticaretinde kul hakkını gözetmesi, hep bu dava bilincinin tezahürleridir. Risale-i Nur imanı hayattan koparmak yerine, hayatın merkezine yerleştirmeyi teklif eder.
Risale-i Nur’da iman, hayatı dönüştüren ve Müslümanı bir davanın sahibi yapan diri bir hakikattir. Bu anlayışta iman, sadece bireyin kurtuluşu ile ilgili değil; cemiyetin selametiyle de yakından ilişkilidir. Dolayısıyla imanını ciddiye alan bir Müslüman, davasını da ciddiye almak zorundadır. Bugün bize düşen sıkça ‘iman ettik’ demekten ziyade “imanımız hangi davayı doğuruyor, hangi sorumlulukları yüklüyor?” sorusunu kendimize samimiyetle sormaktır.
Bediüzzaman Said Nursi: “En büyük dava baki olan alemi kazanmaktır. İnsanın itikadı sağlam olmazsa davayı kaybeder. Hakiki dava budur bunun haricindeki davalara karışmak zararlıdır.” Ancak diğer davalar bu hakiki davaya hizmet ettiği ölçüde ilgi duymayı hakkeder.