Dua, insanın acziyetini fark ederek Allah’a yönelmesi demektir. Duanın bu anlam dünyasını daha iyi kavrayabilmek için kelime ve kavram anlamına bakmak gerekir. “Dua” sözlükte çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek ve yakarmak gibi anlamlara gelmektedir. Dini terminolojide ise dua kulun ihtiyaçlarını ve dileklerini Allah’a arz etmesi, O’ndan yardım ve lütuf istemesi ve O’na yönelmesi anlamında kullanılmaktadır.
Bu açıdan dua, yalnızca insanın belirli bir ihtiyacını dile getirdiği sözlü bir talep değildir. Kelimenin taşıdığı “çağırma, yönelme ve isteme” anlamları birlikte düşünüldüğünde dua, kul ile Rabbi arasında kurulan canlı bir iletişim ve kulluk ilişkisidir. Dua ederken bir taraftan ihtiyacını dile getiren kul, diğer taraftan kendi sınırlılığını kabul etmekte ve mutlak kudret sahibi Allah’a yönelmektedir. Dolayısıyla duanın kelime anlam kapsamında bulunan “istemek” ve “yönelmek” unsurları, onun dini ve tasavvuri boyutunun anlaşılması bakımından önem taşımaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de dua kavramı yalnızca belirli bir isteğin dile getirilmesiyle sınırlı olmayan geniş bir anlam alanına sahiptir. Allah’a çağrıda bulunmak, O’ndan yardım istemek, O’nu zikretmek gibi anlamlar, duanın kulluk içerisindeki kapsamını ortaya koymaktadır. Bu nedenle dua, insanın ihtiyaçlarını Allah’a arz etmesinin yanında O’nun karşısındaki konumunu idrak etmesinin de ifadesidir.
Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur külliyatında insanın Allah ile olan irtibatının en önemli tezahüratlarından biri olan dua ve zikre genişçe yer verir. “Dua imanın netice-i katiyesidir” diyor. Yani iman eden insan bütün ihtiyaçlarını O’na arz ederek kâinatın ve esbabın dilenciliğinden kurtularak istediklerini Rabbinden isteyecektir.
“Ey insanlar siz ALLAH’a muhtaçsınız. ALLAH ise hiçbir şeye muhtaç değildir: her türlü övgüye layıktır.” (Fatir:15)
“Karanlıklar içinde niyaz etti: “Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendime zulmedenlerden oldum.” (Enbiya: 87)
“Rabbine şöyle niyaz etmişti: “Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya: 83)
Kur’an-ı Kerim’de dua hakikatini en çarpıcı biçimde ortaya koyan kıssalardan ikisi, Hz. Yunus ve Hz. Eyyub (Aleyhimesselam)’ın yaşadıklarıdır. Yunus Aleyhisselam, karanlıklar içerisinde bütün sebeplerden uzak kaldığı bir anda Rabbine yönelmiş ve “Senden başka ilah yoktur, Seni tenzih ederim; gerçekten ben zalimlerden oldum” diyerek niyazda bulunmuştur. Eyyub (Aleyhimesselam)ise uzun süren hastalık ve sıkıntılar karşısında sabrını korumuş, nihayet yaşadığı musibeti Rabbine arz ederek O’nun rahmetine sığınmıştır.
Yunus ve Eyyub (Aleyhimesselam)’ın kıssası üzerinden Kur’an’ın dua anlayışına bakıldığında, duanın insanın acziyetini fark etmesiyle başlayan ve ilahi rahmete yönelişle anlam kazanan bir kulluk biçimi olduğu görülmektedir. Bediüzzaman Lem’alar adlı eserinin hemen başında bu iki ayetin işaret ettiği manaları açıklarken, insanın acz ve fakrını idrak etmesinin, duanın hakikatine açılan önemli bir kapı olduğunu göstermektedir. Duanın hakikati, insanın kendi sınırlarını fark ettiği yerde başlayan derin bir kulluk tecrübesi olduğunu ifade eder. Bediüzzaman insanın aczini, fakrını ve Rabbine olan ihtiyacını nasıl görünür kıldığını açıklamaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri dua hakkında yine şöyle buyuruyor;
“Dua bir sırr-ı ubudiyettir. Nitekim peygamber Efendimiz (Aleyhimasselam)’ın kemal-i ubudiyeti adeta gecesinin, gündüzünün duayla geçtiğini gösteriyor.”
İnsanın duaya yönelişi çoğu zaman kendi acziyetini idrak etmesi ile başlar. Bazen kelimelerimiz daralır, içimizdekileri dökmeye ufkumuz ya da dilimiz yetmez; biz kendimiz için neyin iyi olacağını bilemeyiz. Enbiya, evliya ve asfiya gibi ufku geniş olanlar bize hedef gösterirler.
Zikir: İman Enerjisinin Harekete Geçmesi
Günümüzde en çok ihmal ettiğimiz, belki de artık yeterince nazarımıza almadığımız kulluk alışkanlıklarımızdan biri de zikirdir. Sanki görünmeyen bir el evradımızın üzerini örtmüş, ellerimizden tesbihleri, gönüllerimizden ise zikrin canlılığını çekip almıştır. Oysa insanın yaratılışında, imanla beslenen ve doğru istikamete yönlendirildiğinde büyük bir kuvvete dönüşebilecek bir potansiyel bulunmaktadır.
Burada “enerji” kelimesini maddi anlamıyla değil, imanın insanda meydana getirdiği manevi kuvvet, nur, hayat ve gayret anlamında kullanıyorum. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri imanı yalnızca zihni bir kabul olarak ele almaz; imanın insan hayatına kuvvet ve nur veren bir hakikat olduğunu farklı vesilelerle ifade eder. “Hayatın hayatı imandır” sözü de imanın insanın bütün hayatını kuşatan ve ona yön veren temel bir hakikat olduğunu ortaya koymaktadır.
Risale-i Nur okuyan bir insanda zamanla böyle bir iman kuvveti ve hizmet potansiyeli meydana gelir. Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şualar yalnızca okunup bilgi edinilen eserler değildir. Bu eserler insanın imanını kuvvetlendirerek onda hamiyet, gayret, şevk ve hizmet arzusu meydana getirir. Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar: ortaya çıkan bu iman kuvveti nereye yönlendirilecek ve nasıl kullanılacaktır.
İşte bu noktada Lahikalar devreye girer. Lahikalar, iman hizmetinin nasıl yürütüleceği, hizmette hangi esasların gözetileceği, kardeşlik hukukunun nasıl korunacağı ve karşılaşılan problemlere nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda bir istikamet gösterir. Başka bir ifadeyle, Risale-i Nur’un imani bahisleri insanda kuvvet meydana getirirken, Lahikalar bu kuvvetin hangi hedefe ve hangi yöntemle yöneltileceğini gösterir.
Fakat hizmet yolunda mesele bununla da bitmez. İnsan iman hizmetinde ilerlerken çeşitli imtihanlarla karşılaşabilir. İşte burada başıboş bir heyecana dönüşmeden; istikamet, metanet, basiret ve müdafaa şuuru içerisinde değerlendirilir.
Bu noktada üzerinde özellikle durmamız gereken bir mesele daha vardır: Evrad ve ezkar.
Çünkü insan yalnızca okumakla değil okuduğu hakikatleri sürekli hatırlamak ve kalbini ALLAH’a bağlamakla da canlılığını muhafaza eder. Evrad ve ezkar, iman hakikatlerinin hayatımız içerisinde devamlı bir şekilde tazelenmesine vesile olan, bu manevi irtibatın günlük hayatımızda devam etmesini sağlayan önemli bir kulluk disiplinidir.
Bugün belki de yaşadığımız bazı manevi sıkıntıların sebeplerinden biri, iman okumalarımız ile zikir hayatımız arasındaki dengenin zayıflamış olmasıdır. Risale-i Nur okuyoruz; fakat evradı ve ezkarı aynı ölçüde hayatımızın merkezinde tutamayabiliyoruz. Böyle olunca insanda meydana gelen iman kuvveti yeterince beslenmiyor ve istikametli bir şekilde sürekli hale getirilemiyor.
Bu sebeple Risale-i Nur’un bize kazandırdığı imani şuuru, Lahikaların gösterdiği hizmet istikametini ve Evrad-ı Kur’aniye ile zikir hayatının kazandırdığı manevi devamlılığı birbirinden kopuk düşünmemek gerekir
İman kuvvet verir; zikir o kuvveti canlı tutar.
Lahikalar istikamet gösterir; müdafaalar karşılaşan engeller karşısında metanet kazandırır.
Dolayısıyla mesele yalnızca Risale-i Nur’u okumak değildir. Asıl mesele, okuduğumuz iman hakikatlerinin hayatımızda nasıl bir kuvvete dönüştüğü ve bu kuvvetin hangi istikamette kullanıldığıdır.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bizde iman kuvveti var mı? Varsa hangi hedefe yöneliyor. Ve bu kuvveti besleyen evrad ve ezkar hayatımız ne durumda.
Çünkü iman hakikatleriyle beslenen bir gönül, zikirle canlı tutulduğunda; gayretle hizmete yöneldiğinde ve Kur’an’ın gösterdiği istikamette hareket ettiğinde, yalnızca kendisini değil, çevresini de aydınlatabilecek bir nur haline gelebilir.
Bu sebeple zikir ve evradı, Risale-i Nur hizmetinin dışında veya ondan ayrı bir mesele gibi görmek yerine, imanın hayata ve kulluğa taşınmasının önemli vasıtalarından biri olarak yeniden nazara almak gerekir.