RABBİNİZİN HANGİ NİMETLERİNİ YALANLIYORSUNUZ?
Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de bir ayeti kerimede “Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz.”[1] buyurmuştur. Rabbimiz bu nimetlere karşın biz kullarından hamd etmemizi, şükretmemizi istiyor.
"Şükür"; Allah’ın kullarına verdiği nimetlerin etkisinin onların dilinde övgü olarak, kalbinde sevgi olarak, organlarında da itaat etme/boyun eğme olarak ortaya çıkmasıdır.2
“Hamd” ve “medh” kelimeleri, “şükür” kelimesinin eş anlamlısı olup her üçü de esas itibarı ile övme ve yüceltme anlamını ifade ederler. Hamd ve şükür kelimeleri birbirinin yerine de kullanılmaktadır. Ancak aralarında az da olsa anlam farkı vardır. Allah’a hamdetmek, mü’min bir kulun Allah’ı anar anmaz kalbinden taşan duyguların ifadesidir.[2]
Hamd, yapılan bir iyiliğe karşın iyilik sahibine saygıyı ifade eden bir övgü sözüdür. Şükür ise, ulaştığı/elde ettiği nimete karşı teşekkür etmesidir. Şükür, daha çok verilen nimetlere, yapılan iyiliklere karşı bir teşekkür ifadesi olurken hamd, her zaman ve her durumda en güzel övgülere lâyık olan Yüce Allah’ı tazim ile yâd etmek O’nun yüceliğini, Rab oluşunu, verenin de alanın da O olduğunu itiraf etmektir. Her hamd aynı zamanda bir şükürdür ama her şükür hamd değildir. Hamd yalnızca dille yapılır. Şükür ise, hem dille hem de hareketlerle olur. Şükür, her türlü nimetin tek ve gerçek sahibinin Allah olduğunun şuuruna varmak ve bunu en derin saygıyla ifade etmektir. Ayeti kerimede de belirtildiği gibi bunu hakkıyla yapabilecek insanların sayısı çok azdır[3]
Şükür, Kur'ân’da üzerinde en çok durulan konulardan bir tanesidir. Kur’an’ın yetmiş beş yerinde şükür ve onun öneminden söz edilir. Hamdi de eklersek bu sayı daha da artar. Şükür üzerinde bu kadar durulmasının sebebi, şükrün insanın Allah’a olan imanının, O’na kulluğun, O’na itaatin bir göstergesi olmasıdır. “Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temiz olanlarından yiyin, ve yalnızca Allah'a şükredin.”[4]
Saymaktan insanların aciz kalacağı nimetleri ihsan eden Allah, bunun karşılığında insanlardan istediği tek şey şükürdür. Ayeti kerimenin de beyanıyla nimetlere şükür nimeti ziyadeleştirir: “Şâyet şükrederseniz size olan nimetlerimi artırır da artırırım.”[5]
Kur’an, Cenab-ı Allah’ın insanlara yaptığı ihsan ve ikramlardan söz eder. Tüm bu ikram ve ihsana karşı değil bir mümin, insanlık vasfını yitirmemiş her bir insan, karşılık verme gereği hisseder.
Nitekim Araplarda meşhur bir söz de “اَ ْلاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ “İnsan iyiliğin kölesidir” denmiştir.
Üstad Bediüzzaman bu konudaki şu sözleri ne muhteşe: ”İşte, bu hâlet-i ruhiyeye binaen insan, eğer her insana ait envâ-ı ihsânât-ı İlâhiyeden yalnız bunu düşünse ki: “Benim Hâlıkım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel bir dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni idam-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şâşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum envâ-ı lezâiz ve mehâsininden istifade edecek ve cevelân edip tenezzüh edecek zâhirî ve bâtınî hasseleri, duyguları bana in’âm ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbap ve ebnâ-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mes’ut ve mütelezziz oluyorum. Madem 1 اَ ْلاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsana karşı perestiş var. Elbette, böyle hadsiz ebedî ihsânâta karşı, kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de bil’istidat, bil’iman, binniyet, bilkabul, bittakdir, bil’iştiyak, bil’iltizam, bil’irade suretinde ediyorum” diyecek.”[6]
Üstadımızın buyurması gibi, bizleri yokluğun karanlığından çıkaran, dünya nimetlerinden istifade etmek için zahiri, baki bir âlemden istifade edebilmek için de bâtıni duygularla teçhiz eden Rabbimiz, sevdiklerimize de bu nimetlerden ihsan ederek bununla da bizleri sevindiriyor. İşte tüm bu nimetler, şükür istiyor.
—
Allah, Kâinatta yarattığı varlıklar içinde en güzel surette yarattığı ve onu akıl gibi üstün yeteneklerle donattığı insana Allah; yeri, göğü ve bunlar arasında olan her şeyi ona hizmet için var etmiştir, yaratmıştır. Ve tüm bunlardan da daha üstün bir nimet olan ve hiçbir varlığa bahşetmediği halifelik görevini de vererek O’nu yüceltmiştir. “(Ey İnsanlar!) Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur.”[7]
Ona Peygamberler ve kitaplar göndererek iki cihanda da mutluluk yolunu göstermiştir. Nefsine uyup azdığı zaman ona tövbe kapılarını açmış, nasuh bir tövbe ile tövbe ettiği zaman günahlarını bağışlayacağı müjdesini vermiştir. İnsanın üç yüz bin ağzı ve dili olsa, gece gündüz bu nimetlere şükretse, yüz kıyamet kadar bir süre geçse de bu nimetlerin şükrünü eda edemez.
Sâdi-i Şirâzî’nin dediği gibi "Bir insan, her nefesinde Allah'a karşı iki şükür borçludur”[8] Çünkü, bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren Allah'tır. Bununla beraber insan sürekli şükretmeli, Allah'ın ihsan ettiği bu nimetleri sürekli hatırında tutmalıdır. İnsanoğlu vefa duygusu sebebiyle en küçük bir iyiliği dahi ömür boyu hatırlar. Sahip olduğu sayısız nimetleri karşılıksız veren Allah’a şükretmeyen ve Rahman suresinde, 31 defa “O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” seslenilerek kınanan insan ne kadar da vefasızdır.
Rabbim bizleri nimetlerin şükrünü hakkıyla eda edebilen kullarından eylesin. Dualarınızda olmak dileğiyle Allah’a emanet olun.
[1] Nahl suresi 18
[2] Seyyid Kutub
[3] Sebe Süresi 13
[4] Bakara suresi 172
[5] İbrahim suresi 7. Ayet
[6] Risalei Nur 11. Lema
[7] Fatır suresi 39
[8] Şeyh Sadi, Gülistan, Önsöz