İnzarın özü, özden öze özel bir uyarı!
Öz ses, özgür ses… Hakkı haykıran...
Yani vicdan!
İnsanı özünden uyaran o muhteşem öz, o mükemmel mekanizma…
O mübarek, o mukaddes ve o susmaz, susturulamaz ses…
Kökü vecd[1]’den gelip insanın her bir yanını saran ve gerektiğinde en şiddetli bir şekilde sarsan, sarsılmaz ve susturulamaz ses… İnsanın iç sesi, özündeki hâkimi, vicdan…
O bir hiss-i bâtın, kuvve-i öz.. O net ve berrak bir Furkan-ı kat’i… Hayrı şerden, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, helalı haramdan ayırabilen bir kuvvet-i temyizedir. O hem bedene hem akla ve hem de kalbe her bir davranış/durum için ya ıstırap ya da sürur vererek adeta muazzam bir ikaz-ı İlahi’nin, bir iltifat-ı Rahman'ın mübarek birer görevlisidir. Özün inzarı… Özü özden uyaran, ikaz eden, itiraz eden, onaylayan, tasdik eden…
Görevinden asla geri durmayan ve hiç kimse tarafından azledilemeyen muhteşem bir memur… Talim ve terbiyeye, eğitim ve öğretime ihtiyaç duymaksızın işini kamil derecede yapan İlah-i bir memur... Her insanın özünde bulunan… Kişinin kendi yargıcı, özünden ayrılmayan mahkemesi, hesap vermekten kurtulamadığı öz muhasebesi…
Vicdanın verdiği kararı çürütecek başkaca hiçbir güç veya merci yoktur. Ne akıl ne duygu ve ne de insanın enesi… “Aklım tamam diyor ancak vicdanım hiç rahat değil” sözünü çokça duyuşumuzun perde arkasında işte bu ince hakikat bulunmaktadır.
Evet Vicdan, kalbin penceresinden bakar, akıl gözünü kapasa da vicdanın gözü daima açıktır, diye belirtir Üstat Nursi.
İradi fiillerimizin denetim ve değerlendirmesini yaparak, iç âlemimizde derin bir pişmanlık veya sürur verici bir mutluluk hissini oluşturan... Vicdanımızın dışa vuran pişmanlığının eseridir tövbe. Vicdan, susmaz ve susturulamaz bir hak münadisi oluşundan dolayıdır ki tövbe kapısı daima açık bırakılmıştır.
İbn-i Arabi’nin “Vicdanımızla sezdiklerimizi din tarif eder.” sözü İslam’ın ve insanlığın merkezinde vicdan, vicdanın merkezinde iman ve imanın merkezinde ise tevhid hakikati bulunmaktadır. İslam fıtridir derken vicdanidir demek istenir. İslam’ın her bir emri ve her bir yasağı vicdan açısından tam bir itminan oluşturur. İşte bundandır ki insan ancak ve ancak İslam ile huzura erebilir. Aksi durumda vicdan azabından kurtulamayacağı için ancak ve ancak yapay bir huzur içinde huzursuzca yaşamaya çabalar.
Demek ki vicdansızlık hem akılsızlık ve hem de imansızlık belirtisidir belki de ta kendisidir.
Madem vicdan susmaz ve susturulamaz ise günümüzde işlemekte olduğu onca vahşet ve dehşet verici zulümlerinden adeta zevk alan sayısız zalim için ne demeli?
Üç yılı aşkındır Gazze’de işlenen soykırımı, mâşeri vicdan(toplumsal tepki) meydanlarda haykırmaya devam ediyor olmasına rağmen, öylece izleyen ve en küçük bir adım bile atamayan sessiz yığınların vicdanı mı yok?
Vicdan sahipleri nerede?
Vicdan sahipleri toplu yürek misali maşerî vicdan oluşturarak bilinen her platformda tepkilerini belirtmekten asla geri durmadılar. Fakat şu diğerlerine söylenecek çok şey var. Vicdan penceresinden onlara bakıldığında maalesef insan dışı birer yaratık gibi görünmekteler. Buna rağmen onların ve o kan içici vicdansızların durumunu izaha çalışalım. Tabi ki vicdan perspektifinde…
Nasıl ki hakiki manada Rabb-i Rahman’ı inkâr eden kâfir yoktur. Çünkü hakkı hiçbir insan hakiki manada inkâr edemez. Hatta hakikate karşı gerçek manada tek bir harf bile muhalif kalamaz.
Aslında her kâfirin küfründe koyu bir cehalet ya da şeytani bir inat vardır. Her zalimin zulmünde, her fasığın fısk-u fücurunda ve her hainin ihanetinde de… İşte bunun gibi vicdanına inat, fıtratına tezat, özüne muhalif olan nice eblehler, nice ecnebiler ve nice cahiller ve hatta nice caniler var ve bunlar “Küfür tek millettir.” düsturu Muhammedi ile aslında bir komite, birer cemaat veya birer topluluk halindeler. Asıl amaçları ise maşer-i vicdanı da susturarak dünya hegemonyasını elinde tutup süfli emelleriyle nefs-i emmarelerine kul köle yapmaktır kendileri gibi. Siyonizmin, emperyalizmin, sekülerizmin ve diğer tüm izmlerin tek çatı altında buluşuyor olmalarının aslı da tam da buradan geçiyor. İslam ve insanlık için habis bir ur olmaktan öteye geçmeyen bu vicdansızların motivasyonunu ise inadına küfür ve inadına hadsizlik yapan iblis-i lain sağlıyor.
Yoksa hakikat güneşi âlidir, kararmaz ve karartılamaz, sönmez ve söndürülemez… O öyle bir güneştir ki kör olan bile hisseder.(Manen kör olanlar da dâhil)
Kişi ne derece inkâr ederse etsin ne derece inat ederse etsin ne derece muhalif olursa olsun gerçek manada sadece ve sadece kendini kandırmış olur. Çünkü yaratılışında onun özüne derç edilmiş bir mekanizma var. Rabb-i Rahman’ın ona bahşettiği fıtratı, aslı, özü… İşte insanın özündeki o dindirilemez olan ses, daima hakikati ve merhameti haykıracaktır ve hiçbir zaman tamamen yok edilemeyecektir.
Belki de bundandır ki “İla cehenneme zümera” oluyorlar. Cezaya müstahaklık… Vicdanlarının, iç seslerinin bir ömür boyu verdiği acı ve ıstıraba rağmen akılsızca inat ettiklerinden dolayıdır ki onları anca cezanın aslı paklar, yani cehennem onların üstesinden gelir. Yoksa azıcık aklını dinlese veya azıcık kalbine kulak kabartsa o da görecektir ki aklı onu hakka götürecek ve kalbi(vicdanı) ona doğruyu haykıracak…
Onlar akıllarını kullanmazlar, kalpleri kararmıştır vb. ihtar-ı İlahi’den de anladığımız bu olsa gerek.
Aristoteles’in dediği gibi insan, “İradesine hâkim, vicdanına da esir olmalı.” Fakat maalesef ki çağımın despotları, nefislerine esir olmak ile vicdanlarına hâkim olduklarını sanıyorlar. Şu vicdanlarını satanları mevzu bahis etmeye bile değmediklerinden pas geçiyorum. Oysaki vicdanın o berrak sesini ötelemek veya perdelemek insanı hâkim yapmaz yapsa yapsa vahşi bir yaratık yapar. Evet insanın içinden imanı alsanız(yani vicdan sesini kıssanız) geriye ancak ve ancak vahşi bir canavar kalır.
Bugün kalpleri kararmış, vicdanlarından kendilerini soyutlamış, akıl ve nefsine esir olmuş nice insanlar vahşileşmekte ve niceleri de işlenen zulüm ve cinayetleri sadece izlemekte… İşleyen de izleyen de vicdanlarına hâkim olmaya çalışıp çıkarlarına esir olan bedbahtlardır. Cezaya müstahak, cehenneme duçar olacak, azabın çetinini hak edecek olanlar elbette ki birçok yönüyle çıkarperest, inatperest ve nefisperest diyebileceğimiz bu vicdansızlar güruhu olacaktır.
Özün inzarını yaratıp onu sürekli kıldıran ve Adil-i Mutlak olan Rabb-i Rahman, nasıl ki cennetin yaratılışını adalet-i mutlaka’nın gereği olarak ferman buyurmuş, aynen öyle de cehennemin yaratılışını da adalet-i mutlaka’nın gereği olarak ferman buyurmuştur.
Özün inzarı vicdan, özün ihyası iman...
[1] Aşkı İlahi’den zuhur eden coşku hali, heyecan ve hayranlık