Nükleer enerji, uranyum çekirdeklerinin parçalanması (fisyon) veya birleşmesi (füzyon) sonucu açığa çıkan yüksek orandaki bir enerjidir. Nükleer silah da bu enerjiyle çalışan ve tahrip gücü çok yüksek kitle imha silahı olarak bilinir. Nükleer silah, konvansiyonel (geleneksel) silahlardan farklı olarak sadece patlama esnasında değil, yaydığı radyoaktif etkiyle uzun süreli çevre felaketlerine ve farklı hastalıklara yol açar.
Nükleer silahların atom bombası ve hidrojen bombası ismiyle iki türü vardır. Nükleer silahın ortaya çıkardığı enerji TNT olarak bilinen kiloton veya megaton eşdeğeriyle ölçülür: Bu enerji; geniş alanlarda şehirleri yok edebilir, milyonlarca insanı etkileyebilir. Taktik amaçlı nükleer silahlar daha küçük çaplı, stratejik amaçlı nükleer silahlar daha büyük ve geniş çaplı hedefler için kullanılır. Nükleer silahlar, patlatılınca yoğun ısı/ışık ve iyonlaştırıcı radyasyon üretir, kalıcı ekolojik (çevresel) hasar bırakır.
Nükleer silahlar, korkunç boyutlarda bir yıkım oluşturduğu için küresel güvenlikte ve uluslararası arenada daha çok caydırıcılık rolü, stratejik üstünlük ve dehşet dengesi üstlenir. Bu, muhtemel düşman saldırıları karşısında makul görülse de kullanılması durumunda insanlık ve doğa için telafisi zor felaketler meydana getirir. Kitle imha, radyasyon, uzun vadeli çevresel yıkım ve kontrolsüz çatışma gibi riskler nükleer silahın makul görülemeyecek neticeleridir.
Bir nükleer bomba dahi, milyonlarca insanı anında öldürebilir ve bir şehri haritadan silebilir. Patlamada yıkımın yanı sıra, yayılan radyasyon kanser ve genetik bozukluklar gibi uzun vadeli hastalıklar oluşturur. Atmosfer kirliliğine bağlı olarak nükleer kış meydana getirir. Bu nedenle küresel sıcaklıklar düşer, tarımsal üretim durur ve kıtlığa neden olabilir. Yanlışlıkla veya kazara bir nükleer patlama, küçük bir kıyamet dehşetinde medeniyetin sonu olabilir.
Dünya 19. Yüzyılın sonlarına doğru kimyasal silahlarla tanıştı. Hiroşima, Nagazaki ve Halepçe bu korkunç silahların hedefi oldu. 20. yüzyılın ortalarında nükleer silahların ismi duyuldu. Bu silahlar, siyasi ilişkilerin, ekonomik gücün ve askeri rekabetin en kritik unsurlarından biri oldu. Hasbama yakışır misali ABD, işgalci israil ve Fransız gibi küresel kabadayılar bu silaha sahip olmayı kendileri için doğal ve meşru bir hak görürken İran, Pakistan ve diğer ülkeler için “Olmaz da olmaz!” moduna girdiler. İran’a yapılan saldırıların arkasında nükleer caydırıcılıktan ziyade nükleer hasetlik ve hazımsızlık vardır.
“Nükleer caydırıcılık” kavramı ve öğretisi, sözüm ona küresel hegemonlar doğrudan ve sıcak savaşı önlemesinde etkili olduğu tezi(!) ile sahiplenilmiştir. Ancak bu öğreti ve nükleer savaş ihtimali, sadece stratejik yönden değil; insani, dini, bilimsel ve etik yönden de derin tartışmalara konu olmuş, olmaktadır.
Nükleer silahlara insani, İslami ve ahlaki açıdan bakıldığında geri dönülemez felaket, yıkım, tahribat, katliam ve yıkımlara gebe olduğu görülür. Sivil-asker ayrımı gözetmeksizin milyonları yok edebilecek kapasitedeki bu silahlar, insanların en temel hakkı olan “can, mal, nesil, toprak ve kültür” hakkını bütünüyle yok eder.
“İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider; o, HASIMLARIN EN YAMANI olduğu halde kalbinde olana Allah’ı şahit de tutar. Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara: 204, 205)
Nükleer silahlar; ayet-i kerimede belirtilen bozgunculuk, ürünü ve nesli yok etmenin modern şekillerinden biridir. Birçok bilim adamı, teorisyen, düşünür ve akil adam nükleer silahların üretimini desteklemez ve bunu insanlığın onuruna yöneltilmiş korkunç bir tehdit sayar. Küresel kabadayı ve vahşilerin nükleer silahı “caydırıcılık ve savaşı önleme” iddiası üzerinden meşrulaştırma çabası dahi tehdidin ne kadar büyük ve korkunç olduğunu gösterir.
Barışın adalet, hak, kardeşlik, paylaşma ve birliktelik gibi fıtri ve doğal vesileler üzerine bina edilmediği/edilemediği bir dünyada kitlesel bir yok oluş endişesi, korkusu ve tehdidi üzerine bina edilmesi nasıl bir handikap, aymazlık ve çelişkidir?
Nükleer silah realitesi İslami açıdan değerlendirildiğinde, bu silahların üretimi, enerji bahanesiyle meşrulaştırılması, tehdit aracı sayılması ve -maazallah- kullanılması dahi ciddi soru işaretleri doğurur. İslam’da savaş, insanın hoşuna gitmeyen bir olgu olarak sunulur. Bu mecburiyeti ancak zulmün defi, adaletsizliğin giderilmesi, hakkın idamesi, fitne ve fesadın kaldırılması ile meşru sayar.
İslam, savaşı diğer tüm teklifler gibi ahlaki ölçüler üzerine bina eder. Haddi aşmamak, intikam güdüsüyle hareket etmemek, affı merkeze almak, diriltme eksenli hareket etmek, masumları öldürmemek; din adamları, çocuklar ve kadınlara ilişmemek; doğal ve mamur çevreyi tahrip etmemek, ölçüyü aşmamak ve adaletten şaşmamak gibi ilkeleri esas alır.
Nükleer silahlar, doğası gereği yukarıda sayılan sınırların tamamını ihlal eder. En küçük bir nükleer saldırı dahi çocukları, yaşlıları, hastaları ve hatta henüz doğmamış nesilleri etkiler. İslam, bu durumu zulüm kavramı ekseninde değerlendirir ve kesin olarak reddeder. Çünkü nükleer savaş, diğer tüm savaş çeşitleri gibi sadece askeri bir eylem değildir; aynı zamanda büyük bir ahlaki sapmadır. En vahşi hayvandan daha çok vahşileşmek, esfel bir derekeye düşmek, canavar kılıklı ve vampir karakterli olmaktır.
İran’ın Dini Lideri şehit Ali Hameney’in İran’ın nükleer silah üretimi ve bulundurulmasıyla ilgili iddialar ve suçlamalar karşısında söyledikleri de İslam’ın konuya bakışının somut bir örneğidir:
“Nükleer silah üretim yoluna girebilirdik; ancak değerli İslam’ın hüküm ve kuralları uyarınca, bu silahın kullanımı dini yönden kesinlikle haramdır. Dolayısıyla kesinlikle haram olan bu silahın üretimi ve bulundurulması ile ilgili masraf yapmamıza bir neden yoktur.”
Nükleer silahların olumsuz ve yıkıcı etkileri BİLİMSEL delilleriyle ortaya konmuştur. Bilim, muhtemel bir nükleer savaşın sadece belirlenen hedef bölgeleri değil, tüm dünyayı çok yönlü etkileyeceğini söyler. “Nükleer kış” senaryosu bağlamında şu söylenebilir: Atmosferde biriken partiküller, güneş ışığını engelleyecek. Bu sebeple küresel sıcaklıklar düşecek ve tarımsal üretim büyük oranda çökecek. Bu, neredeyse dünyanın tümü için açlık, susuzluk ve kitlesel göç ile eşdeğer bir durumdur. Bu çerçevede nükleer silahlar üzerinden konuşulan caydırıcılık ve tehdit, sadece iki devlet arasındaki bir siyasi dalaş, askeri manevra ve güç denge meselesi değildir; tüm insanlık, zaman, mekân ve gelecek için her yönüyle telafisi mümkün olmayan riskler içermektedir. Eğer birileri derse:
“Ben nükleer silahların kullanımını kontrol edebilirim, caydırıcılık amaçlı üretiyorum, elimde tutuyorum; faraza kullanmak zorunda kalsam bile bu konvansiyonel silahlar gibi belirlenen hedeflerle sınırlı kalacak!”
Bu koca bir yalan ve aldatmadır; çünkü nükleer silahların kullanılmasında sınırlı bir alan veya kullanım diye bir şey bilimsel ve reel olarak mümkün değildir.
Nükleer silah ve caydırıcılık söylemi ahlaki açıdan da bir ikilem içermektedir. Bu söylem, bir taraftan savaşları önlemeye katkı sağlayacağı gerekçesiyle savunulur; bir yandan bu önleme tehdidi, birilerinin sürekli olarak kitlesel imha silahlarını bulundurması demektir.
Trump delisi ve Netanyahu vahşisi gibi insanlıktan çıkan hodgam ve canavar liderler için nükleer silah demek; her zaman imha edilecek beldeler ve katledilecek insanlar demektir.
Bu kıyas üzerinden denilebilir ki:
“Her amaç, bütün araçları meşru kılar mı?”
Eğer barış ve caydırıcılık insanlığı yok etme ihtimalli bir tehdit içeriyorsa, böylesi bir barış ne kadar ahlakidir?
İslam ve ahlak; amacın meşru olması kadar amaca giden yolların ve hizmet eden araçların da meşru olması gerektiğini savunur. Haliyle insanın yaşam alanı, yaşam hakkı ve nesil güvenliği hiçbir gerekçeyle hiçbir amaca araç kılınamaz ve kılınmamalıdır. Milyonlarca insanı ipotek altına alan bir caydırıcılığın adı değil nükleer; diriltme dahi olsa doğru değildir, bir denge unsuru olamaz. Nükleer caydırıcılık ahlaki bir temelde yükselen dengeli bir mekanizmadan ziyade korku ve tehdit temelli bir dengesizlik mekanizmasıdır.
Nükleer silahları hâlihazırda ortadan kaldırmak çok zordur. Güvenlik kaygısıyla “son çare” olarak görülen bu silahların üretilmesi insani ve ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Haliyle uluslararası toplumun silahsızlanma anlaşmalarını güçlendirmesi, güven artırıcı önlemleri yaygınlaştırması ve nükleer silahların yayılmasını önlemesi gerekmektedir.
Sel, değirmeni alıp götürdükten sonra kepçenin peşine düşmenin bir anlamı olmaz!