“Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakın akrabanızın aleyhinde bile olsa, Allah için doğru dürüst şâhidlik yaparak, adâleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun!” (Nisa, 135)
Doğru olmak!
Vicdan sahibi olmak!
Adaletli olmak!
İnsan olmak!
Her söylem ve eylem bir niyet ile başlar. Niyet net ise hedef ve maksatlar da net olur. Niyet, bozulursa sözler bozulur; söz bozulursa kişilik bozulur, güven sarsılır, aradaki bağlar kopar; bağ koparsa darmadağın ve hedefi olmayan bir toplum ortaya çıkar.
Niyet bozulursa zihin karmaşıklaşır, düşünceler karışır, hedefler seçimi yapılamayan çokluğa ulaşır, menzili belli olmayan ve yolcusunu yoran yolların sonu hep karanlık görünür. Niyet bozulursa, saygı ve nezaket gider, iletişim kopar, kalpler kendi kuruntularına kapanır, susar. Niyet bozulursa vicdan bozulur, boğulur, adaletin ölümüne ferman olur. Adalet ölürse zulüm doğar, doğan zulüm büyüdükçe insanlık küçülür, insanlık ölür.
Şüphesiz her insan, övülen insanlık makamını sever, sahiplendiğini söyler. Gel gör ki insan denen varlığın iç âlemindeki dengeler bozulup hurafeler onun ruhunu benliğini sarınca, düştüğü durumu anlama ve görme engellisi olur. Düşünme engelli hastalığın müptelası, girdiği yolu kutsal görmeye başlar. Canı gönülden başkalarını da bu çıkmaza ikna etmeye çalışır.
İnsan ruhi sıhhat ve hastalıklarını konu edinen vahiy, geçmiş kavimlerin yaşamlarını, ibret olsun diye hazırda yaşayanların anlayışına sunar. Bu anlamda Bakara suresinde özeti dile getirilen şöyle bir mesele vardır:
İsrail oğulları Hz. Musa’nın önderliğinde, Firavunun zulmünden kaçıp Mısıra geldiklerinde daha rahat bir hayatı yaşayanları gördüler. Gördüler ki, bu insanlar köle değiller. Kendilerine ait evleri hayatları vardır. Öyle bir imrendiler ki Hz. Musa’nın çağrısından ve öğretilerinden uzaklaşmak, onlar için çok hızlı oldu. Hz. Musa’yı inkâr etmediler ama ilahi davetten habersiz yerleşik halk gibi takınmaya başladılar. Daha refah bir hayatı, gittikleri memlekette gördükleri insanları taklit etmekte bulmaya çalıştılar. Getiren götürür usulü ile buradaki insanlardan buzağıya ve putlara yaklaşmanın karşılığında vahyin çağrısından uzaklaştılar. Bu sürece ilk adımı atmakla, nübüvvetin gösterdiği istikametten ayrıldılar. Niyetleri değişti, hayattaki hedef değişti. Gereksiz kavgalar tartışmalar, itişmeler kakışmaların dönemi başladı. Niyetler tamamen bozuldu. Dengeler bozuldu. Adalet bozuldu, toplum bozuldu, insanlık bozuldu.
O gün İsrail oğulları arasında şöyle bir vaka gelişti:
Çocukları olmayan, mal varlığı çok, toplumda konumu olan biri vardı. Yeğeni, onun malına ve makamına göz dikti. Bir şekilde amcasını bir köyün kenarına götürdü. Faili meçhul kalacak hesabını da yaparak amcasını orada öldürdü. O günkü toplumun örfünde bir usul cari olmuştu. Eğer birilerinin himayesinde veya beldelerinde bir insan öldürülürse ya ölenin katilini ortaya çıkarma ya da ölenin kan diyetini verme mecburiyetleri vardı. Yeğen, amcasının katilini ve kan diyetini söz konusu olan köyden dava etti. Gencin akrabaları olayın içyüzünü hiç araştırmadan, haklı haksızı sormadan direk kalplerinde esir oldukları kutsadıkları aşiretçilik, particilik tarafgirlik ile gençten yana tavır aldılar. Köylüler de aynı şekilde haklı haksızı bulmak yerine, direk kendi içlerinde kutsadıkları örf ve adetler ile birbirlerine destek verdiler. Durum kötüleşti, birbirlerini daha büyük felaketler ile kavga etmenin eşiğine geldiler. Tarafların tartışmaları alevlendikçe, fitne daha da büyüyerek karmaşık hale geldi. Aralarında bazıları, fitneye taraf olmayan Hz. Musa’ya gidelim dediler.
Durumu anlattıkları Hz. Musa, her iki tarafında, kuruntulardan, kinden, nefretten hakikati anlama engelli olduklarını görüyordu. Meseleyi dinledi, ama bir cevap vermeden sonra tekrar gelmelerini istedi. Bir müddet sonra tekrar geldiler. Hz. Musa onlara;
“Allah size bir inek kesmenizi emrediyor” demiş; onlar da “Bizimle alay mı ediyorsun!” demişlerdi. Mûsâ, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” dedi. (Bakara 67)
İneğin kesimini duyunca sarsıldılar.
Niye inek?
Çünkü ineğe/buzağıya tapacak kadar kutsuyorlardı.
Hakikati anlamanın penceresi, kutsanan onsuz yaşam olmaz denilen hurafeleri kesip atmakla açılır. Ancak düşünce ve niyetin temizliği ile tefekkürüne vurulan prangalar çözülür. Önce kafa hurafelerden temizlenirse, temiz niyet inşa edilirse, sonrasında hedef görünür, mesele çözülür.
Yüzmenin fayda vermediği, korkunç sel suyunun dönemeci gibi olan vakalardan sıratı müstakimi bulmanın çözümü iyi niyetle dahi olsa harama giden düşünceleri çöpe atarak, tekrardan nasuh tövbe ile peygamberin dizinde oturmak ile mümkündür.
Dün geçmiş kavimin başına gelen bela ve bu gün Gazze ve diğer beldelerde insanlığın önüne serilen sorunların çözümüne giden yol aynı formülden olsa gerek.
Filistin’e taşıma yoluyla yerleştirilen Yahudilerin nüfusu on milyondur. Bunların Siyonist’i ve insanlık düşmanlığı yapanların sayısı yüzde birdir. Bu sapkın azınlık, 2,2 milyar Müslümanın bağrında Gazze’yi, Yemen’i, Lübnan’ı yok ediyor ve hiç kimseden çekinmeden habire etrafındaki halkı Müslüman devletlere, milletlere adeta alay eder gibi talimat veriyor, korku pompalıyor. Etraftaki devletlerden, milletlerden acı duymayan endişe duymayan yok. Herkes bu sorundan rahatsız ama çözüm için formül yok. Herkes kutsadığı çıkarını korumanın telaşına girmiş.
Neden?
Acaba tıpkı Hz. Musa döneminde yaşayıp hurafeleri kutsayarak esaret zincirlerine vurulanlarla aynı kader mi yaşanıyor?
Devlet, milliyet, ırk, ulus, çizilmiş coğrafik sınırlar, mezhepsel çıkarlar, kutsal diye insanlığa öğretilmiş dayatılmıştır. Kutsanan hurafe düşüncelerin haddi hesabı yok. Herkes inandığı örfi kutsalı düşünce merkezine alarak canı gönülden haklı olduğuna yemin ediyor. Tartışmaların, izahatların sonu gelmiyor.
Hikâyemize geri dönelim:
İnsanlar bu beladan kurtulmak istiyordu. Ama istenen ineği kesmekten de çekiniyorlardı. Bu niyet ile çabaladıkça, oklar gözlerinde daha değerli ve güzel olan ineği işaret etti. Sonunda zorbela ineği kestiler. Yıllardır onların beynini esir alan en şiddetli kutsadıkları bu örfi hurafenin en büyüğünden kurtulunca diğer küçük hurafeler bir bir yere döküldü. Öyle ki hurafelerden kurtuluşları ile katledilen ölü dirildi, olayın iç yüzünü anlattı. Fitne bitti. Kalpler tekrar dirilmeye başladı. Diriler kendine gelmeye başladı. Toplum büyük bir facianın eşiğinden döndü.
Ve bu gün!
Yine iman eden toplumlar büyük bir felaketin bir fitnenin eşiğindedir. Ya hurafeleri kesip atarak peygamberin dizinde yan yana gelecekler ya da bu felaketin mızrağı herkesin yüreğine batacakta batacak.
Gazze!
Yemen!
Lübnan ve diğer beldelerin kurtuluşu, fitnenin bitmesi ile olur. Vahyi duyan kalplerin tekrar dirilmesi için düşüncenin özgür bir zeminde hakikati arayabilmelidir. Bize ezberletilerek dayatılan, fitneye kapı aralayan, bencillik ateşinde yakan örfi kutsatılmış hurafe düşünceden kurtulmak gerekir?
Çizilen yapay sınırlar mı silip atmak gerekir?
Irkçılığı mı kesip atmak gerekir?
Mezhepçiliği, meşrepçiliği mi kesip atmak gerekir?
Beşerin kendi düşüncesi ile kutsadığı hiçbir gerekçe, kökü temiz inancımıza dayanan insanlığımızdan değerli değildir.
Bu esaretten kurtuluş için çok ama çok acele etmek gerekir.
Yoksa yarın Gazze’yi sonra başka başka kutsalları kesip atma dayatmasının mecburiyetinde kalırız. Yarın çok geç olursa, geride bıraktığımız duruş, neslimizin de cehennemine yol olur.