Verdiğiniz sözü de yerine getirin; çünkü herkes verdiği sözden mutlaka sorguya çekilecektir. (İsra: 34)
Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)’den rivayet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edilince hiyanet eder.” (Buhârî, Îmân 24, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Edeb 69; Müslim, Îmân 107-108)
Müslim’in bir rivayetinde şu ilâve vardır: “Oruç tutsa, namaz kılsa, Müslüman olduğunu söylese de” (Müslim, Îmân 109-110)
Yine Abdullah bin Amr bin Âs (radıyallahu anhümâ)’dan rivayet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münafık olur. Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan vazgeçinceye kadar onda münafığın özelliklerinden biri var demektir. O dört huya sahip olan kimse: Kendisine bir şey emanet edilince hiyânet eder. Konuşunca yalan söyler. Bir antlaşma yapınca sözünde durmaz. Düşmanlık yapınca da aşırı gider.” (Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, Îmân 106.)
Münafık, içinde gizlediği şeyin tam tersini açığa vuran kimse demektir. İslâm dininde bu kelime, İslam’ı kabul etmediği halde Müslüman olduğunu ileri süren ve kâfirliğini gizleyen ikiyüzlü kimseler hakkında kullanılmıştır.
Her iki hadis-i şerifte münafığın en belirgin özellikleri sayılmıştır: Bunlar yalan söylemek, sözünde durmamak, diğer bir ifadeyle vadettiği şeyi yapmamak, emanete hıyanet etmek ve birine düşman olduğu zaman çirkin sözler söyleyerek sınırı aşmak, yani haksızlık etmektir.
Bir kimsenin dindarlığı üç özelliği ile yani sözünün, davranışının ve niyetinin sağlamlığıyla ortaya çıkar. Münafığın sahip olduğu üç huy bu ölçüye vurulduğu zaman, onun samimiyetsizliği gün gibi ortaya çıkar. Zira münafık yalan söyleyerek sözünün çürük olduğunu, hâinlik yaparak davranışının çürük olduğunu, sözünde ve va’dinde durmamakla da niyetinin bozuk olduğunu ispat eder.
Kendisinde bu kötü huylardan sadece biri bulunan kimse hemen münafık sayılmaz. Ancak bununla beraber onun, bir yönüyle münafığa benzediği de inkâr edilemez. Şu hâlde kendisinde bu huylardan biri bulunan Müslüman’ın yapması gereken şey, davranışlarına çeki düzen vermek ve o kötü huydan bir an önce kurtulmaya gayret etmektir.
Bu kötü huylardan biri ve münafığın en belirgin vasıflarından biri de söz verdiği halde sözünde durmamak, bir şey va’d ettiği halde va’dini yerine getirmemektir. Sözünde durmayan ve va’dinden cayan bir Müslüman bu haliyle Müslüman’dan çok münafığa benzemeye başladığını düşünerek üzülmeli ve bu çıkmazdan kurtulmaya bakmalıdır.
Evet, bu huya sahip olan kimse namazıyla, orucuyla Müslüman’a benzese de o yine münafıklığın bir alametini taşımaktadır. Bu nedenle Müslüman bu huydan şiddetle kaçınmalıdır. Bu davranışı istemeyerek yapmışsa, bir daha yapmamaya gayret etmelidir.
Vaadler ve verilen sözler biri Allah’a diğeri de kullara olmak üzere ikiye ayrılır:
Allah ile yaptığımız antlaşmada verdiğimiz söz, O’nu ilâh olarak tanımak, O’na asla ortak koşmamak ve emirlerine uyup yasaklarından uzak durmak hususlarındadır. Kur’ân-ı Kerîm’deki:
“Ey âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi? Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur, demedim mi?” (Yâsîn: 60-61) âyetleri bize bu sözleşmeyi hatırlatmaktadır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) kulun Allah ile olan antlaşmasına, “seyyidü’l-istiğfâr” duasında, sık sık temasla şöyle buyururdu: “Allahım! Gücüm yettiği kadar ahdine ve va’dine sadâkat gösteriyorum” (Buhârî, Daavât 16).
İnsanlarla yaptığımız antlaşma ve sözleşmeler ise, bir arada yaşamanın gereği olarak yapılan alım, satım, borçlanma, kira, şirket, hibe gibi işlemlerdir. Antlaşma ve sözleşmelerin bağlayıcı özelliği vardır. Bütün antlaşmalar Allah adına verilmiş birer söz olduğu için, sözünde durmayanlar Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda hem bu sebeple hem de kul hakkını çiğnemeleri sebebiyle ilâhî cezaya mahkûm olurlar.
“Verdiğiniz sözü de yerine getirin; çünkü herkes verdiği sözden mutlaka sorguya çekilecektir. (İsra: 34)
“Kim ahdini bozarsa, ancak kendi zararına bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefâ gösterirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir” (Fetih: 10)
Yaptığı antlaşmalar sebebiyle büyük bir sorumluluk yüklendiğini hissetmeyerek verdiği sözde durmayan kimseler hem kendilerine hem söz verdikleri kimselere hem de yaşadıkları topluma zarar vermiş olurlar. Zira bu kimseler dünyada itibardan düşer ve ahirette İlahî cezayı hak ederler. Karşı tarafın güvenini yok eder ve bazen büyük maddi zarara uğratır. Toplumda da güvensizliğin hâkim olmasına ve işlerin zorlaşmasına sebebiyet verirler.
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir kusur ve kabahattır.” (Saf sûresi: 2-3)
İmanın gereği, doğruluk ve sözünde durmaktır. Yalancılık ve sözünde durmamak ise imanla taban tabana zıttır. Çünkü Allah Teâlâ insanı bu kabil sapmalardan uzak olarak yaratmıştır. İnsan yalan konuşur verdiği sözü tutmazsa, kendisine verilen özelliğe ihanet etmiş, insanlıktan uzaklaşmış, şeytanın özelliğini benimseyerek ona yaklaşmış olur. Hem insan, yaratılışına uygun olan doğruluktan uzaklaştığı ölçüde imanından fire verir. Bu sebeple verilen sözlere, yapılan antlaşma ve akitleşmelere titizlikle uymak gerekir.
“Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın… İpliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (aptal kadın) gibi olmayın.” (Nahl: 90 - 91)
Verilen sözü yerine getirmek takva sahiplerinin özelliklerindendir.
“Hayır! Kim sözünde durur, günah ve haksızlıktan sakınırsa, şüphesiz ki Allah takvâ sahiplerini sever.” (Al-i İmran: 76)
Mü’minlerin özelliklerindendir.
“O mü’minler, kendilerine tevdî edilen her türlü emâneti korur ve verdikleri sözleri tastamam yerine getirirler.” (Müminun: 8, Maaric: 32)
Rabbim! Bizleri ahdine vefa gösteren, sözünü tutan, doğru konuşanlardan eyle! Ve bizi sıddikîn ile haşreyle! Âmîn!...