İkindiye kadar her şey yolundaydı. Şehri tepeden gören kırlarda dolaşmış, büyük bir ceviz ağacının dibinde çayımızı içmiştik.
Güneş hâlâ ısıtabiliyordu koca dünyayı. Tabi gökyüzü açıksa!
Ortaya söylenen her cümle dallanıp budaklanarak uzun muhabbetlere dönüştü. Kâh gülüyor kâh derin düşüncelere dalıyorduk. Dışarıda olmanın mutluluğuyla saatler geçip gitmişti. Mekânın güzelliğine dostların varlığı eklenince keyfimiz katlanmıştı.
Toparlanırken hafif bir ağrı girdi başıma. Öyle kendiliğinden, ansızın! Rengim kaçmış olmalıydı ki, “Ne oldu, neden soldu yüzün?” diye sordu arkadaşlarım. Durumu anlatınca, “Amaaan sen de ufak bir baş ağrısından ne çıkar? O kadar korkacak ne var Allah aşkına? Gören de kurşun yemişsin sanır! Ha Ha Haaa!” diye üstelediler. Cevap vermedim. Çünkü ne ben hakkıyla anlatabilirdim bendeki migren ağrısını ne de onlar gereği gibi anlayabilirdi!
Yola koyulduk. Camları kapattırdım hemen. Cereyanda kalmak, daha fazla belayı davet etmek anlamına gelirdi zira. Araç sarsıldıkça kafamın üstündeki ağrı da yer değiştirip durdu. “İnşallah sol tarafa geçmez!” diye dua ettim içimden. Sağ taraftaki ağrıya dayanabiliyordum ama sol taraf ağrıdı mı iflahım kesilirdi.
Mahalleye varana kadar, başımdaki ağrı dozunu biraz daha arttırmış ve hangi tarafa meyledeceğini kararlaştırmıştı bile: Sol taraf!
Vedalaşıp dağıldık. Arkadaşlarım teselli etmeyi de unutmadılar: “Eve gidince ilaç al, hemen geçer!”
Eve vardım. Malzemeyi mutfağa bırak, üstünü başını değiştir, elini yüzünü yıka derken hafif ağrı peyderpey artarak sağlam bir migren ağrısına dönüştü. Gün aydınlığı azaldıkça etkisini arttırarak kafamın içini işgal etti mübarek.
Yıllardır bana eşlik eden kronik migrenin tetikleyici etkenlerini tecrübe ede ede öğrenmişim artık. Mesela uzun süre aç kalırsam, boynuma rüzgâr yersem, düzensiz uyursam, aşırı sıkıntıya girer ve cereyanda kalırsam, o ağrının gelip kafamı ele geçirmesi için tüm kapıları ardına kadar açmışım demektir! Hem de ne ağrı, karanlık bir köşeye çekilip neredeyse hiç kıpırdamadan saatlerce bekler dururum. En ufak bir harekette, damarlarımı çatlatırcasına sıkan kesif baskı ikinci bir aşamayı kat eder ve kalp atışı gibi beynimin içinde zonklamaya başlar. Soyut ağrı gerçek bir ağırlık etkisi yapar ve başımı yana doğru eğdirir. O yüzden uzun bir süre donup kalırım yerimde!
Neyse, geçtim köşeme, olacaklar için aldım gardımı. Nasıl mı? Şöyle ki; her tarafı kapattım. Işığı söndürdüm. Henüz hava soğuk olmamasına rağmen sac sobayı yaktım. Küçük bir soba ama anında ısıtır. Sobanın üstüne büyük bir demlikte çay koydum. Limonu, şekeri ve bardağı da hazırladım. Evdekiler alışıktı bu halime. Akşam namazını ve sünnetlerini ayakta kılabildim ancak yatsı namazını ve sünnetleri oturarak zoraki kıldım. Secdeye her varışımda yüz kiloya bedel görünmez bir ağırlık baskı yaptı yüzüme-gözüme. Öyle ki yaşardı gözlerim zorlanmaktan.
O arada çaydanlıktaki su fokur fokur kaynamış, demliğe attığım çay demini almıştı. Ağır hareketlerle sobaya bir odun daha ilave ettim ve çayımı indirdim yere. Katlanabilir sünger yatağı kendime minder yapmıştım. Yaslanıp ayaklarımı uzatarak demliğin son damlasına kadar çay içecektim. Küçük odanın içi hamamdan farksızdı. Durumu bilmeyen biri beni öyle görse, keyif çattığımı sanırdı. Oysa beni esir alan migren ağrısıyla cebelleşiyordum. Biraz olsun rahatlamak için -affedersiniz- iyice terlemem gerekirdi. Bütün hazırlıklar onun içindi!
Tek bir aspirin bu eziyetten kurtulmama vesile olabilirdi. Gel gelelim prensip olarak ilaç kullanmaya karşıyım öteden beri. Bundan dolayı her defasında beni suçlar eşim. “Neden boşuna eziyet çekiyorsun ki, al ilacını kurtul ağrılarından!” diyor!
Haklı mı?
Olabilir.
Fakat nedense ilaçlara karşı pek güvenim yok. Dayanılmayacak bir dereceye gelirse sancı, ancak o zaman kullanırım. Kırk beş yıllık hayatım tamamında onca baş ağrılarıma karşın sadece birkaç kez ilaç almışımdır! Hepsi o kadar!
Bol limonlu ilk çayı doldurdum. Yukarıdan döktüğüm çayın sesi biraz rahatlattı içimi. Su sesinin şifa olduğunu keşfettim. Üşenmeden bardağı doldurup doldurup geri demliğe boşalttım. Sobanın kapak aralığında tavana yansıyan ateş harelerin dalgalanması kafamın içindeki ağrının görünür haliydi sanki. Merkezi noktadan kenarlara doğru iç içe geçmiş halkalar biçimde yayılıyordu zonklama. Kendi kendime sayıklamaya başladım. “Çık git kafamın içinden, ne işin var orada?”
Dıştan gelen soba ısısı, içten yükselen sıcak çayın hararetiyle damarlarım gevşemeye başladı. Kaslarıma düğüm atıp sıkan ağrıyı sıcak müdahaleyle bertaraf etmeye çalıştım. Yarım saat içinde migrenin artma eğilimini durdurmaya muvaffak oldum. Bu çetin mücadele derin bir sessizlik içinde geçmekteydi.
Kafamı sol omuz üzerine bindirmiş, omzumu da duvara yaslamıştım. Limon aromalı çayın tadına doyum olmasa da soba sıcaklığı karşısında rehavet çöktü üstüme. Soğumasın diye demliği sobanın üstüne koydum. Başımı geri atıp biraz kestirmek istedim. Uyku tam da ihtiyaç duyduğum ilaçtı o an için! Ağırlaşan göz kapaklarım indikçe başımdaki ağrının tesirini daha az hisseder oldum. Odun çıtırtısına eşlik eden suyun kaynama sesi tatlı ninnilerden farksızdı. Gözlerim dünyaya kapandı, bilincimse uyku kapısının eşiğinden içeri adım atmıştı ki “pat” diye kapı açıldı. Kapının açılmasıyla içeriye ışığın dolması bir oldu! Ne olduğunu anlamadan bana doğru uzatılan telefonun iğrenç sesi beynimin içinde yankılandı. Hayır hayır, yankılanmak denemez buna, olsa olsa sinir uçlarını kesip geçen yivli bir burgu aleti olmalıydı! Canım, ruhum, benliğim hepsi birden acıdı. Bakışımdaki boş ifadeyi gören eşim durumu açıklama gereği duydu:
“Durmadan seni arıyor veliler, yarın yazılı var mıymış diye soruyorlar!”
“Yahu ne sınavı ne velisi ne okulu!” diye isyan edesim geldi gelmesine fakat o gücü bulamadım kendimde. Kaldı ki gerekli duyuruları, sınav tarihlerini, konu başlıklarını veli sosyal medya grubunda paylaşmıştım.
Az önce bin bir zahmetle teskin ettiğim migren, uykusundan uyanmış huzursuz bir bebek edasıyla gelip sol tarafımı yeniden velveleye verdi. Işık, ses, stres, uykudan uyanma asabiyeti... Ağrıyı katlayıp yaydılar başımın her tarafına. Gel de yanma şimdi!
Nazikçe, kibarca cevap versem de kapatmak bilmedi arayan veli. Söz uzadıkça daha kötü oldum. Kalkıp başka tarafa geçmek istedim ancak en ufak harekette; yerinde dur, yoksa canına okurum, dercesine arttırdı dozunu migren. Konuşma bittiğinde ben de bitmiştim. Çaresiz ilaç alacaktım. Yenilginin mahcubiyetiyle hanımdan aspirin istedim. Az sonra elinde su bardağıyla çıkageldi. Uzattığı suyu aldım. Bekledim ki hapı da uzatsın. “Şansına küs, hiç ağrı kesicimiz kalmamış!” demesin mi?
İşte sıkıntıya girmenin bir sebebi daha! Her zaman bulunurdu ben kullanmazdım, bu kez kullanmaya mecbur kaldım ama hap yoktu! İçimden, “Şimdi hapı yuttum!” diyerek hanımın getirdiği soğuk suyu bir güzel içtim! Anlaşılan kendi yağımda kavrulacaktım. Migreni olan bilir, geleceği varsa mutlaka bir yolunu bulur! Ah bir de gitmesini bilse!
Çaresiz telefonu uçak moduna aldım, fiyaskoyla sonuçlanan planın üzerine soğuk sudan bir bardak daha içip zamanın insafına bıraktım kendimi. Tek tesellim ise Üstad Said Nursi’nin şu sözüydü: Madem bir günlük gayrimeşru lezzet, bazen bir sene manevi elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler manevi lezzet-i sevapla beraber, zevalindeki halas ve kurtulmaktan gelen manevi lezzet vardır. Senin başındaki şimdilik bu muvakkat hastalığın neticesi ve içyüzündeki sevabı düşün, “Bu da geçer yahu!” de, şekva yerinde şükret