21. yüzyıl…
İnsanlık her alanda ilerledi. Uzaya istasyonlar kurdu, yapay zekâyla yeni bir çağın kapısını araladı, saniyeler içinde dünyanın bir ucundan diğer ucundan haberdar olabiliyor.
İşte hızın ve teknolojinin baş döndürdüğü bu çağda, ne yazık ki insanlık; inanç, ahlak, nesil ve vicdan yönüyle en ağır sınavlarını yaşamaktadır. Bu sınavlardan biri de hiç eksilmeyen ve gün geçtikçe vahşetin doruklarına doğru ilerleyen ZULÜM’dür.
Teknoloji ilerledikçe zulüm sona ermemiş; aksine kimi zaman daha sistematik, daha somut ve daha yıkıcı hâle gelmiştir.
Bugün İslam coğrafyasına bütüncül bakıldığında görülen yalnızca ulusalcı ve ırkçı hastalığın sınırlarla birbirinden ayırdığı, parçaladığı ülkeler haritası değildir.
O harita; zulümle belirlenmiş, tefrika ile koparılmış ve gözyaşlarıyla çizilmiş bir ZULÜM HARİTASIDIR.
Zulüm, yalnızca zalimleşen kişilerin bireysel bir günahı olarak değil; aynı zamanda toplumları çökerten, insanlığı mefluç eden bir hâle dönüşmüştür. Bu hâl, Kur’an-ı Kerîm’in ifadesiyle global bir devrilişi hak edecek bir seviyeye ulaşmıştır.
Aynı zamanda mazlumlara umut, zalimlere ise açık bir ihtar vardır:
“Zalimler nasıl bir inkılâpla devrileceklerini yakında bileceklerdir.”
(Şuarâ, 227)
Son elli yılın sayfaları çevrildiğinde, maalesef zulüm haritasının her köşesinde aynı acının farklı yüzleri görülmektedir.
HALEPÇE…
Kürt coğrafyasının Irak mazlumluğu…
Halepçe şehrinde tarihin en acı ve unutulmaz kimyasal saldırılarından biri yaşandı.
Zalim Saddam tarafından 16 Mart 1988'de kullanılan kimyasal gazlar, birkaç saat içinde beş bin masum insanı hayattan kopardı.
Elma kokusuyla gelen ölüm; sokaklarda çocuklarını kucaklamış anneleri, çaresiz babaları ve cansız bedenleriyle insanlığın hafızasına kazındı.
Kimyasal silahların yasak olduğu bir dünyada, vicdanların bu vahşete sessiz kalması da en az kullanılan gaz kadar öldürücüydü.
BOSNA…
Halepçe’de vahşet ve soykırımın acısı henüz dinmemişken, Avrupa’nın ortasında, medeniyet söylemlerinin gölgesinde bir başka utanç ve vahşet tablosu ortaya çıktı.
Bosna-Hersek’te 1992-1995 yılları arasında dünyanın gözü önünde sürdürülen Sırp işgali ve gaddarlığı sonucunda yüz binden fazla insan hayatını kaybetti.
Srebrenitsa, Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilmesine rağmen, sekiz binden fazla Boşnak erkek ve çocuk katledildi.
Toplu mezarlar yıllar sonra açıldığında ortaya çıkan yalnızca kemik yığınları değildi; aynı zamanda uluslararası sistemin çifte standardı da deşifre oluyordu.
AFGANİSTAN…
Yarım asra yakın işgal, savaş, mücadele ve iç çatışmanın gölgesinde kalan bir diğer mazlum coğrafya…
Önce Sovyet işgali ve zulmü, ardından ABD öncülüğündeki uzun yıllar süren askerî müdahale ve sömürü…
Yüz binlerce insan canından oldu, milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı. Geriye mağdur, fakir ve çaresiz bırakılmış bir ülke kaldı.
En az iki nesil çocuk, oyundan ve okul zilinden önce bomba seslerini, ölümü, yıkımı ve Batı vahşetini tanıdı.
Özgürlük, demokrasi ve insan hakları vaatleriyle başlayan müdahaleler, geride yıkılmış şehirler ve umudunu kaybetmiş insanlar bıraktı.
Velillahil hamd, İslam Emirliği şu an maddî ve mânevî imarla bunu gidermeye çalışmakta ve göz doldurmaktadır.
SURİYE…
Fransız işgali, kurtuluş aldatmacası, BAAS zulmü ve baba-oğul Esed’lerle tüyleri ürperten vahşet ve katliam yılları…
Hâlâ yüreklerde bir sızı, gözlerde bir yaş olarak kalan HAMA…
2011 yılında başlayan ve 2025’e kadar süren; kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir iç savaş, paravan örgütler ve pastadan pay almaya çalışan ülkeler…
Zindan, işkence, silahlı çatışma, göç ve katliamlar…
Suriye, çağımızın en büyük insani felaketlerinden birine dönüştü.
Halep’in tarih kokan sokakları moloz yığınlarıyla doldu.
Doğu Guta’da açlık silaha dönüştü.
İdlib’de çocuklar gökyüzünden gelen bombalarla öldü.
Suriye, Kur’an-ı Kerîm’in şu ayetinin anlattığı tablonun âdeta ta kendisi oldu:
“Size ne oluyor ki Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar’ diye yalvaran ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda mücadele etmiyorsunuz?” (Nisâ, 75)
DOĞU TÜRKİSTAN…
Kimliğini, inancını ve kültürünü korumaya çalışan bir başka halk…
Uygur Türkleri için zulüm, Çin Komünist Partisi’nin eliyle geldi.
Sessizleşen camiler, eğitimi engellenen Kur’an, parçalanan aileler, aşınan kimlik, yasaklanan dil, her ailenin Çinli bir erkekle çiğnenen mahremiyeti ve bir milletin silinmeye çalışılan hafızası…
Bu katmerli zulüm, yalnızca Doğu Türkistan’a değil, bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.
TUNUS…
Burgiba tağutuyla tırmanan zulüm…
Bir seyyar satıcının kendini ateşe vermesiyle başlayan Arap Baharı süreci…
Milyonlarca insanın özgürlük umudu, kısa süre sonra yerini hayal kırıklığına bıraktı.
MISIR…
İngiliz işgali, Cemal Abdunnasır ve Sedat zulümleri, Mübarek ile Batı’ya peşkeş çekilen bir ülke ve halk…
Ardından İhvan ve Mursi’yle tutuşan adalet kıvılcımı…
Ve 2013 yılında, adına “Baltacı” denilen çapulcularla Rabia Meydanı’nda yapılan kıyım…
Kanla bastırılan özgürlük talepleri ve yükselen mazlum çığlıkları…
Muhammed Mursi, Esma Biltaci ve daha nice aziz şehit…
Aslında bütün bunlar, Mısır’da bir yankıya dönüşen mazlum coğrafyaların ortak feryadıydı.
Yemen, Arakan, Libya, Lübnan ve satırlara mazlumun feryadı ve zulüm haritası olarak dâhil edilebilecek nice coğrafya…
Bugün Bosna, Halepçe, Afganistan, Suriye, Doğu Türkistan, Rabia ve Gazze’nin vicdan sahibi herkese ortak sorusu şudur:
“Kimse yok mu, bizi duyan var mı?”
Bu soru aynı zamanda insanlığın omuzlarına bindirilmiş ağır bir emanettir.
YA FİLİSTİN…
Kudüs, Mescid-i Aksâ, Gazze ve Ramallah’ıyla etrafı mübarek kılınmış bir mümin belde…
1917 İngiliz işgali…
1948 Yahudi tasallutu…
Ve yüz yılı aşan emperyal bir şeytanlık, Siyonist alçaklık…
İşgal, abluka, gasp, açık hava hapishanesi, kutsala hürmetsizlik, Arz-ı Mevud aldatması, ihanet, işgal ve şımarıklık…
Her geçen gün gittikçe artan soykırım…
6-7 Ekim 2023’ten bu yana tarihin en ağır insani felaketlerinden biriyle karşı karşıya kalan Gazze…
Gazze’nin enkazı altında yükselen ses, yalnızca Filistin’in değil, insanlığın ortak vicdanının sesidir.
Kur’an-ı Kerîm, mazlumların ahını görmezden gelenlere şöyle uyarır:
“Allah’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. O, onları ancak gözlerin dehşetle donakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 42)
Bu ilahî ikaz, zulmün ebedî olmadığını, adaletin er ya da geç tecelli edeceğini hatırlatmaktadır.
Gazze’de günlerce elektriksiz kalan hastaneler; enkaza dönen okullar, ibadethaneler, mülteci kampları ve sivil yerleşim alanları… Ve savaşın en ağır yükünü çeken masum çocuklar…
Direniş, intifada, bilinç, teslimiyet ve Aksâ Tufanı…
Zulüm ve zalim tekil ve özel değildir; yani sadece ezen, sömüren veya tetiği çekenle sınırlanamaz.
Tarih göstermektedir ki emperyalist politikalar, vekâlet savaşları, silah ticareti ve ekonomik çıkar gibi farklı saiklerle yürütülen birçok hesap, mazlum coğrafyalarda zulüm yangınını harlamış, vahşeti çoğaltmıştır.
Afganistan ve Irak’ta yıllarca süren askerî müdahaleler;
Libya’dan Suriye’ye, oradan Yemen’e kadar uzanan istikrarsızlık kuşağı;
Milyonlarca insanı evsiz bırakmış, yüz binlerce masumun ölümüne yol açmış ve bölgesel istikrar diye bir şey bırakmamıştır.
Filistin konusunda ise devletlerin korkak tutumu ve uluslararası hukukun yetersizliği, Siyonist vahşetin bitme umudunu tüketmiş ve adalet beklentisini derinden sarsmıştır.
Fransa’nın Cezayir’de bıraktığı sömürge mirası;
Afrika’nın birçok ülkesinde yıllarca süren ekonomik ve siyasi bağımlılık ilişkileri;
İngiltere’nin Ortadoğu sınırlarını cetvelle çizerken ektiği ihtilaf tohumları;
büyük güçlerin enerji, silah ve jeopolitik çıkar uğruna yürüttüğü politikalar…
Ve daha nice zalim girişim…
Bütün bunlar, birçok krizin tarihsel arka planını oluşturmaktadır.
Haritalar değişmiş olabilir; fakat sömürgeci zihniyet, emperyal doyumsuzluk ve Siyonist alçaklık olduğu gibi devam etmekte; değişen yalnızca zulüm yöntemleri olmaktadır.
Bu zulümlere ve bilumum zalimlere karşı Müslümanca duruş, ayetin belirttiği gibi pasif bir seyirci olmaya değil; adaletin şahidi ve savunucusu olmaya çağırır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun…” (Mâide, 8)
Adalet yalnızca mahkemelerde değil; vicdanlarda ve eylemlerle de ayakta tutulmalıdır.
Zulme karşı çıkmak, zalime başkaldırmak, mazlumu korumak ve hakkı savunmak, inancımızın ve Resûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyurduğu üzere imanımızın bir gereğidir.
“Kim sizden bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân, 78)
Zulüm karşısında duyarsız kalmak, mümin ahlâkıyla bağdaşmaz.
Mümin, her türlü kötülük ve zulme karşı; bilinç, hukuk, hikmet, adalet, mücadele ve cihad gibi meşru yöntemlerle karşı koymalıdır.
Mümin; küfür, şirk, fitne ve zulme karşı öfkesini hikmet, adalet ve cihad aşkıyla büyütmelidir. Alacağı intikam da tıpkı Gazzelilerin bütün dünyaya gösterdiği ve öğrettiği gibi hak ve doğruluk eksenli olmalıdır.
Mazlumun dini, dili, ırkı ve coğrafyası farklı olabilir; fakat akan masum kanı, dökülen mağdur gözyaşı bütün dillerde ve renklerde aynı anlamı taşır.
Zulüm kimden gelirse gelsin reddedilmelidir.
Adalet kim için gerekiyorsa onun yanında yer alınmalıdır.
Tarih, zalimlerin saraylarını değil; mazlumların sabrını ve hak uğruna ayağa kalkanların izzetli duruşunu hatırlamaktadır.
Bugün insanlığın önündeki en büyük imtihan budur:
Güçlünün alkışını kazanmak mı, yoksa haklının duasına mazhar olmak mı?
Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:
“Biz ise istiyorduk ki yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.” (Kasas: 5)
Bu ilahî vaat gösteriyor ki zulüm ebedi değildir ve adalet, bir gün muhakkak tecelli edecektir.
Mazlumun yanında durmak, yalnızca insanî bir sorumluluk değildir; aynı zamanda Rabbimizin huzurunda vereceğimiz önemli bir hesaptır